Ehli sunnet ulemasi M.Islamoglu aleyhine reddiye yazdi...
• 10/6/2007 - 2 kocalı şia kadın..
Aşağıdaki habere göre bahreynli bir şia kadın iki erkek ile evlenmiş ve zimmeti ilk kocasına aitmiş!!!
|
Yorum (14) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 10/6/2007 - Resimlerle şia..
• 2/6/2007 - Bir mezhepsiz..Mustafa İslamoğlu..
Bir mezhepsiz..Mustafa İslamoğlu..
|

Bu yazı dizisi ehli sünnet dışı görüşleri ile mezhepsizliği körükleyen mustafa islamoğlunun hezeyanlarını 4 bölümde gözler önüne seriyor..
1-M.islamoğlunun mezhepsizliği
2-Yahudileşme temayülü ucubesi
3-Kabir azabını inkar edişi
4-M.islamoğlunun babası diyor ki...
1.Bölüm:
Mustafa İslamoğlu = Arif Çevikel = Sami Hocaoğlu hakkında bir yazı (Delikanforum'dan iktibastır).
Aşağıdaki yazı bir mezhepsize aittir. Bunun cevabı aşağıdadır. Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin! Bugünkü yazımızı, cevabı herkesi ilgilendiren bir “soruya” ayırdık. Hayır hayır, bu bir “soru değil, bu bir “sorun!” Hem de çok ciddi ve adı: “Dini anlama sorunu.” Bu sorun, kimi zaman ortaya birden fazla “din” çıkarıyor ve insanlar “hangi dine” inanacağını şaşırıyor. (Siz ‘yanılmaz’ atalarını pazarlayanların dinine değil, kaynağı Kur’an olan ALLAH’ın dinine inanın.) Kimi zaman, ALLAH’ın kitabında yazmayan, Peygamber’in sünnetinde yer almayan “farzlar, haramlar” çıkarıyor.
Düşünebiliyor musunuz; bu nevzuhur farzlardan Hz. Peygamber’in haberi yok! Bizim akıldanelerimizin bildiği bir “farz” düşünün ki, sahabe bilmiyor? Bir “farz” düşünün ki, müctehid imamların bu -sözümona- “farzdan” haberi yok! Güldünüz değil mi? Hayır, kimse gülmesin; çünkü kendisi gülünç durumda olanların başkalarına gülme hakkı yoktur ve şu an kendini çok dindar sananların dinleriyle ilgisi hurafe düzeyinde, bilgisi ise efsane niteliğindedir. İnsanlar ibadetleri âdetleştirince âdetleri de ibadetleştirdiler.
Bu satırları sert bulmayın lütfen; imamların birçoğuna göre “mukallid”in tarifi şudur: “Amellerini delilleriyle birlikte bilip, o delilleri değerlendirmede mezhep imamının ictihadını benimseyen kimse.” Söyler misiniz? Bu durumda kendini Hanefi sananların kaçta kaçı Hanefi’dir? Kaçta kaçı Şafii’dir? Bırakın avamı, “hocam” denilenlerin kaçta kaçı “mezheplidir?” Utanmadan yıllar yılı “mezhepsizlik edebiyatı” yapan ‘mezhepçiler’, duygularını, paralarını sömürerek sırtından geçindikleri Müslümanlara kinden, nefretten, cehaletten başka ne verdiler? Tezgâhında mezhep satarak geçinen bu tiplerden oluşan bir cemaat, radyodan ‘düz’ kadın sesine ‘haram’ diyen sözümona ilmihaller tezgâhlarken, dansöz pazarlayan TV istasyonuna sahip olmanın fetvasını bulmakta hiç de zorlanmadı. Bu tiplerden kaçını tanıdımsa, hepsi de şarlatandı. Ayak üstü “sübhaneke”nin anlamını sorsanız “kem-küm”den başka cevap alamazdınız. Ama dillerinin keskin yanını koca koca alimlerin enselerinden bir türlü çekmezlerdi. Mevdudi gibi, Seyyid Kutup gibi, nerede imanının bedelini ödemiş bir alim var, onun etini yiyerek semirmeyi beslenme alışkanlığı haline getirmiştiler. Haddini bilmeyen neyi bilir ki?
Bu şarlatanlar, yüreklerinde çamur, sıvayacak alim yüzü aradılar. Ve koca bir toplumu kelimenin tam anlamıyla “mezhepsizleştirdiler.” Ey Hanefiler! Ebu Hanife’ye göre siz Hanefi falan değilsiniz, sizin mezhebiniz falan yok! “Mezhepçilik” yapan şarlatanlar sizi dolmuşa bindiriyor. Avamın mezhebi müftüsünün mezhebidir, demişler. Haydi “doğrudur” diyelim; fakat kaçta kaçınızın “fetva makamı” (müftüsü) var? İçtihat kapısının meccane bekçileri hâlâ neyin edebiyatını yapıyorlar? Cahili cühelasıyla milletin tümü müctehid oldu. Üç beş yetkin alime tahammül edemeyen tulumbacı takımının gözü aydın; Hayreddin Karaman Hoca gibi bir ikisinin tepesine iftira küfelerini boca etmek için hazır beklerlerken, sayelerinde milyonlarca müctehide kavuştuk. Herkes her gün kendi yaptıklarına kılıf bulmak için onlarca ictihat yapıyor, ahkâm kesiyor, fetva veriyor. Okumak mı, öğrenmek mi, bilmek mi, bilenden sormak mı? Hak getire. “Bilmez ki sorsun, sormaz ki bilsin” diyenin hesabı. "Kur’an okurken abdest almak farzdır” öyle mi?!
Bir okuyucumuz, 18 Temmuz 2000 tarihli Zaman Gazetesi'ndeki bir köşe yazısından alıntı yaparak soruyor: “Kur’an okurken abdest almak, gerçekten de bu yazarın dediği gibi farz mıdır?” Önce mezkur yazıdan ilgili pasajı alalım: “Hazret-i Kur’an’ı eline alan herkesin abdestli olması farzdır. Abdestsiz Kur’an ele alınamaz. Ancak dini kitaplar için böyle bir mecburiyet yoktur. Dini kitapların sadece içinde bulunan ayetlere elle dokunmak için abdestli olmak gerekir. Ayetten boş olan yerlere, yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir. Kur’an’la dini kitap arasında böyle bir ince fark vardır. Kur’an-ı Kerim’in ayetten boş olan kısımları da ayet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına bile abdestsiz dokunulamaz. Abdestsiz kimseler bir mendil veya temiz bezle tutup bir yerlere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar.” ALLAH ALLAH! “İnce fark”ı da öğrenmiş olduk. Hele “dikişli kabına bile dokunulamaz” cümlesi karşısında bitmemek mümkün mü? Ben bu zamana kadar ne Kur’an’dan, ne Rasulullah’tan, ne sahabeden ve ne de müctehid imamlardan Kur’an okurken abdestin farz olduğuna dair ‘sahih’ bir şey okumadım, duymadım. Bir şeye “farzdır” demek, helâl ve haram koyma yetkisine girer. Helâl ve haram koyma yetkisinin ise kime verildiği bellidir. Burada “farz olduğu” söylenen bir hüküm olduğuna göre, o hükmü farz kılan delili muhkem ve mütevatir nasslarda bulmamız gerekir. Kur’an’da abdestin sadece namaz için emredildiğini görüyoruz. Bu konuda, çok yaygın bir yanlış anlamaya alet edilen bir ayet vardır: “Ona temiz olanlardan başkası dokunamaz.” (56.79) Birazcık Arapçadan, ilimden, Kur’an’dan, tefsirden nasibi olan kimsenin bu ayetteki “o” zamirinin bir önceki ayetteki “gizli kitab”a gittiğini bilir, bir. Bu ayet Mekke’de, Abdest’in geçtiği tek Kur’an ayeti (5.6) ise Medine’de inmiştir, iki. Ayetteki “dokunmasın” şeklinde yanlış algılanan “la yemessuhu” ibaresi “inşai” değil “ihbari”dir ve “dokunamaz” demektir; oysa ki Kur’an’a münkiri de müşriki de dokunur, üç... Bilgime güvenmeyip, “Kur'an okumak için abdest farzdır” diyen sahih bir hadis, bir imam, bir alim var mıdır diye Mektebetu’l-Elfiyye’den 400.000 hadisi, bazıları Mebsut gibi 30 cildi bulan 1000’e yakın kitabı, tüm mezheplerin 40’ı aşkın kaynaklarını taradım, böyle bir şey bulamadım. En iyisi, bu konularda en katı davrandığını bildiğimiz Süyuti’nin “Kur’an okumanın âdabı” başlığında yazdıklarını aynen tercüme etmek: “Kur’an okuma sırasında abdest almak müstehaptır; çünkü tilavet zikirden efdaldir ve Peygamber (sav) temizlenmeksizin zikretmeyi hoş karşılamazdı. İmamu’l-Harameyn dedi ki: “Abdestsiz Kur’an okumak mekruh değildir, çünkü Peygamber abdestsiz okuyordu. el-Mühezzeb Şerhi’nde ise: Eğer kişi Kur’an okurken yellenme ihtiyacı hissetse, yellenme sırasında harfleri doğru telâffuz edemeyeceği ihtimaline karşı okumayı durdurur.” (el-itkan, 1/295) Buraya, başta Hanefiler olmak üzere, tüm mezhep ve meşreplerin temel referanslarından sayfalarca alıntı yapar, tercüme ederim. Fakat yerim yok, vaktim yok, keyfim yok; lüzum da yok. Tüketenler de, üretenler de hep olacak. Böyle başa böyle tarak. Biraz da insanımız ciddi ve uyanık olsun; bitli baklanın kör alıcısı olmasın. Şafii’dir, Hanefi’dir meselesi değil bu! ALLAH’ın emretmediği bir şeyi emretmek, farz kılmaktır ki, bunun vahameti “Kur’an okurken abdest almanın hükmü nedir?” sorusundan çok daha derindir ve problem dinin temelleriyle ilgilidir. Şakası var mı bu işin? Biri kalkıp da “Şu farzdır?” diyorsa, dinini donundan birazcık fazla ciddiye alan bir Müslümanın, “Nerede, hangi delille?” diye sorması “farz olur.” Çünkü, o ünlü usul kuralı gereğince “farzı” bilmek farz olduğu gibi, farz olmayanı farz bilmek de “haram” olur. Eğer o kişi üçüncü, beşinci sınıf ilmihalleri getirip de önünüze koyuyorsa, bu kez sizin “İlmihal yazarlarının farz koyma yetkisi olduğunu bilmiyordum” demeniz “farz” olur. Kaldı ki bunlar arasında “Tevrat’ı abdestli okumak farzdır” diyenini bile gördüm ben. Bir şeye “farz” demek, “haram” demek ciddi bir iştir; ALLAH’a atfen verilmiş bir hükümdür, kimse keyfi olarak “farz” ve “haram” ilan edemez. Ne demiştik bir yazımızda: Cahiller dinden ıskonto yaparlar, ham sofularsa dine zam yaparlar; bu ikisi de birdir. Siz siz olun, etrafınızda ahkâm kesenlere Kur’an’ın öğrettiği gibi sorun: “Kul hâtû burhanekum in kuntum sadıkîn: De ki: Hadi getirin delilinizi, eğer doğru söylüyorsanız?” ( M.İslamoğlu, 25 Eylül 2000 Akit Gazetesi)
(Yukarıdaki yazı kendilerini dev aynasında gören cücelerden yalnız bir cüce olan neidiğü belirsiz bir ilahiyatçı yazara aittir. Aşağıya aldığımız yazı ise yine aynı gazetede yazan kasaba vaizi türünden kendini dev aynasında görmeyen usül, edeb ve terbiyesi dairesinde kaynaklara bağlı sıradan bir yazara aittir. Bu sıradan kasaba vaizi türünden bir ilimle çok yüksek seviyeden ilme sahip olan bir cüceye verdiği cevap böyle olunca yani bir-iki cevabi yazıda çok affedersiniz ...üstüne oturtup daha da bu konuda ses çıkaramayacak bir konuma getirip haddini bildirip susturdu ise; demek ki ehliyetli ulemadan gerekli cevabı almış olsaydı bu toprakları ebedi olarak kendisine zindan edecekti!!!) CEVAP "Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in, Kur'an'ın bulunduğu odada uyumayıp, sabaha kadar hürmeten ayakta beklediğini, bunun mükâfatı olarak da onun nesline 6 asır devam eden bir cihan devleti verildiğini, ana-babamızdan kaç kere dinlemiş, kitaplardan okumuş, va'zlarda dinlemişizdir. Kur'an'a hürmet bu milletin ruhunda var. Kur'an'ı abdestsiz olarak eline almamak bir tarafa, abdestli de olsa onu göbekten aşağıda tutmaz. Bu kötü bir hal midir? Dine aykırı bir hareket midir? Kur'an-ı Kerim'e hürmet, İslâm'a zıt mıdır? Kur'an'a fazla hürmet yersiz bir şey midir? Asla! Bir evladın, anne ve babasına gösterdiği hürmet ve hizmet ne kadar fazla olursa o kadar değerli olduğu gibi, Kur'an'a gösterilen hürmet de ne kadar fazla olursa, o da ALLAH indinde o kadar değerlidir. Gerçek bu iken, din âlimi gözüken bazılarının, Kur'an'a gösterilen bu hürmetten rahatsız olmaları anlaşılır gibi değil... Mukaddes kitabımıza karşı vazifelerimizin ne olduğu, yüzyıllar önce zaten kitaplara yazılmış. Bilinmeyen bir husus değil... Ama bazıları hem bilip hem de bilmezden gelerek bu kitaplarla alâkası olmayan şeyler söylerse, kim olursa olsun biz ona karşı çıkarız. Doğru yazanları ise tasdik etmek vazifemizdir. Bir zat meselâ şunları yazmış: "Hazret-i Kur'an'ı eline alan herkesin abdestli olması farzdır. Abdestsiz, Kur'an ele alınamaz. Ancak, dini kitaplar için böyle bir mecburiyet yoktur. Dini kitapların sadece içinde bulunan âyetlere elle dokunmak için abdestli olmak gerekir. Ayetten boş olan yerlere, yazılara abdestsiz dokunulabilir, okunabilir. Kur'an'la dini kitap arasında böyle bir ince fark vardır. Kur'an-ı Kerim'in âyetten boş olan kısımları da âyet hükmündedir. Bu yüzden dikişli kabına bile abdestsiz dokunulamaz. Abdestsiz kimseler bir mendil veya bezle tutup bir yerlere koyarlar. Abdestsiz ele alamazlar." Bu cümleler baştan sona doğru ve asırlardan beri yazılagelen kitaplara uygundur. İslâmî hükümlerdir. Müslümanların Kur'an'a Karşı tutumunu anlatmaktadır. Ne var ki, bir zat bu cümlelere çok bozulmuş. Kur'an'ın abdestli olarak tutulmasını hazmedemiyor. "Kur'an'dan, Resûlullah'tan, sahabe ve müctehit imamlardan, abdestin farz olduğuna dair sahih bir şey okumadığını ve duymadığını" söylüyor. Halbuki, kendisi Resûlullah, sahabe ve müctehitler zamanında yaşamadığı için, duymaması normal. O normal de "Duymadım" demesi ne oluyor? Manen görüştüğünü falan mı îmâ ediyor acaba? "Okumadım" demesine gelince... Kitaplar o meseleyi barım barım bağırıyor ama, siz onları yok sayarsanız kitapların ne suçu var? Gözünü sıkıca kapat, sonra da güneş yok de.!. Ne âlâ iş... Sayın hocamız, bu mesele için 400.000 hadis, bazıları 30 cild olan lOOO'e yakın kitap ve mezheplere ait 40'ı aşkın kaynak taramış; ama abdestin şart olduğu hakkında bir hüküm bulamamış!.. Hani padişah bir suçluya 100 sopa vurulmasını emretmiş de, o da gülmeye başlamış. Niye güldüğü sorulunca "Padişahım ya sen hiç dayak yemedin veya sayı saymasını bilmiyorsun" demiş ya; bu da onun gibi... Ya hocamızın bir günü 24 değil 240 saat veya kendisine, 950 sene peygamberlik yapan Nuh Aleyhisselam gibi uzun ömür verilmiş ki sadece bir mesele için bu kadar kitap karıştırabilmiş. Bununla da kalmamış; diyor ki: "Tüm mezhep ve meşreplerin temel referanslarından sayfalarca alıntı yapar, tercüme ederim." Edemezsin demek ne haddimize? Eder mi edersin... Hocamız sonra yeri, vakti ve keyfi olmadığı için bu tercümeden vazgeçiyor ve tevazu gösterip "in iyisi, bu konularda en katı davrandığını bildiğim" dediği İmam Süyûtî'nin El-ltkan kitabından kısa bir tercüme yapıyor. Ne var ki, tercüme ettiği yer, Kur'an'a abdestsiz dokunup dokunmamakla değil, abdestsiz okunabileceğine dair. Ona itiraz eden yok ki. Çünkü âlimlerimiz zaten, ezbere Kur'an okunurken abdestli olmak şarttır demiyorlar. Yüzüne okurken, Kur'an'a dokunulmadığı takdirde abdestli olmak şarttır diyen de yok. Amma bütün kitaplar, ister okunsun ister okunmasın, "Kur'an'a abdestsiz dokunulmaz" demektedir. Hocamız bu noktaya cevap vermesi lâzımken, meseleyi başka tarafa çekiyor ve Peygamberimizden misal getirerek kendince kurnazlık yapıyor... Ama misali geçersiz. Çünkü, Peygamberimiz Kur'an'ı zaten ezbere okuyordu. 400.000 hadisi ve binlerce kitabı taradığı halde, böyle bir hüküm bulamadığını söyleyen hocamız, -hadi yalan söylüyor demeyeyim- gerçekleri söylemiyor. Eğer dediği gibi gerçekten okumuş olsaydı, kaynak gösterdiği "İtkan" isimli meşhur eserin ilerki sahifelerinde, iddiasının tam tersini görecekti. Madem "ltkan"ı kaynak eser kabul ediyorlar; biz de aynı eserden iktibas yapalım: "Bizim ve âlimler topluluğunun görüşü, abdestsiz olanın Kur'an'a dokunmasının haram olduğudur. O abdestsiz olan, ister küçük abdest (namaz abdesti) almamış olsun, isterse büyük abdest (yani gusül abdesti). Çünkü Kur'an-ı Kerim'de, 'Kur'an'a ancak temiz olanlar dokunabilir' buyurulmaktadır. Sünen-i Tirmizi ve diğerlerinde geçen bir hadis şöyledir: Kur'an'a ancak abdestli olanlar dokunabilir." (İtkan 2/1188 Dâr-ı İbn-i Kesir/Beyrut) Hocamız, herhalde bunları yazdığı için İmam Süyûtî'ye, tercüme ettiğimiz için de bize kızmamıştır. Kitabın dipnotu şöyle: Aynı hadis Dârimî'nin Talak bahsinde "Nikâhtan önce boşama olmaz" babında 2183 numarayla, Dâre Kutnî'de ise Taharet bahsinde "Abdestsiz olanın Kur'an'a dokunmasının yasak olması" babında yer almaktadır. Ne dersiniz, hocamızın, bu meseleyi 400.000 hadisi taradığı halde bulamadığına inanalım mı? Ve kaynak gösterdiği "İtkan" isimli kitapta açık açık yazıldığı halde, "Bulamadım" demesine mi? Arapça bilmeyen okuyucularımızın merakını giderelim. İtkan, Madve Yayınları tarafından "Kur'an İlimleri Ansiklopedisi" adıyla tercüme edilmiştir. Arzu edenler, 2.cilt, 44.sahifede bu meseleyi okuyabilirler. "Kur'an Abdestsiz Ele Alınabilir mi?" başlıklı yazımız eksik kalmış, sütunumuz bitmiş, yazacaklarımız bitmemişti. Bu yazıda, olabildiğince kısa tutmaya çalışarak ilave bilgi vermek niyetindeyim. Önceki yazımda, "Kur'an'a ancak abdestlî olan dokunabilir" manasındaki hadis-i şerifin bulunduğu üç eser ismi vermiştim, iki isim daha veriyorum: 1) Bedâiüs Sanâyf, 1/33, Beyrut, 1 987, 2) Feyzül Kadir, 6/455. Aşağıda isimlerini vereceğim Arapça ve Türkçe eserlerin hepsinde de "Abdestsiz olarak Kur'an'a dokunmanın caiz olmadığı" hükmü yer almaktadır. ARAPÇALAR: 1-Kadı Beyzâvî, 2-Rûhul Meânî, 3-Ruhul Beyan, 4-Ahkâmül Kur'an, 5-Tefsir-i Kebir. (Bu eserlerde Vakıa Sûresi'nin 79. âyetinin tefsirine bakılabilir.) 6-Dürerül Hükkâm, 7-El-Muğnî, 8-Muhit, 9-Kâfî, 10-Hidâye, 11-Merâkıl Felah,. 12-Tahtâvî, 13-EI-Mezâhibül Erbaa, 14-Bedâiü.s Sanâyî, 15-İtkan. TÜRKÇELER: 1-Elmalılı Tefsiri, 2-Çantay Tefsiri, 3-5 Prof. ve l doçent tarafından hazırlanan TDV meali, 4-Enver Baytan, eski İstanbul Müftüsü A. Fikri Yavuz ve Ahmed Davudoğlu tarafından hazırlanan meallerde, ilgili yere bakılabilir. (Yani Vakıa Sûresi, 79. âyet) 5-Ahmed Zühdü Paşa'nın (Osmanlıca) Mecmua-ı Zühdiye, 6-Numan Kurtulmuş'un Âmentü Şerhi, 7-Fatih devri âlimlerinden Molla Hüsrev'in, 8-Büyük İslâm Fıkhı ismiyle tercüme edilen Dürer Tercümesi, . 9-Mehmet Zihni Efendi'nin Nimet-i İslâm, 10-Eski Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki'nin İslâm Dini, 11-Eski Diyanet işlerj Başkanlarından Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslâm İlmihali Bu eserlerin "Abdest" bahislerine bakılabilir. 12-Prof. İbrahim Canan'ın Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi (4/289), 13-Ibn-i Abidin Tercümesi, (l /l 10, 1/217), 14-İmam Gazâlî Hazretleri'nin İhya u Ulûmiddin Tercümesi (1/797), . 15-Kur'an İlimleri Ansiklopedisi ismiyle tercüme edilen İtkan Tercümesi (2/444). Okuyucularımıza kolaylık bakımından Türkçeler bana göre daha mühim... "Abdestsiz olarak Kur'an'a dokunulamayacağı"nı yazan eserler bunlardan ibaret olmayıp, eski yeni birçok eserlerde bu hüküm tekrarlanmaktadır. Esasen, "El ârîfü yekfihil işâre" kabilinden, tek bir eserde bile yazılı olsa -niyet kabul etmekse-, bu hükmü kabul etmeye o tek eser dahi kafidir-. Daha fazla eser ismi istenirse önümüze Süleymaniye Kütüphanesindeki kitapları da yığsak, -şazlar hariç- "Kur'an'a dokunmak için abdestli olmak şarttır" hükmünden başka bir şey bulamayız. Prof. Hüseyin Algül, Prof. Yunus Aydın, Prof. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Mehmet Erdal, Prof. Ömer Faruk Harman, Prof. Ahmet Saim Kılavuz, Prof. Süleyman Uludağ ve İrfan Yücel'den meydana gelen heyetin hazırladığı ve Prof. Hayrettin Karaman, Ali Bardakoğlu ve . H. Yunus Aydın'ın gözden geçirdikleri İLMİHAL İman ve İbâdet isimli yeni eserde bile, Sünnî mezheplere göre "Abdestsiz olanların Kur'an'a dokunamayacakları" vurgulanmaktadır. (1/196) Sünnî âlimlerin asırlardan beri bize ulaşan kitaplarındaki, "Abdestsiz olarak Kur'an'a el dokunulamaz" hükmü ortadayken, "Bu mesele de nereden çıktı?" şeklinde bir itirazın, Müslümanları şüpheye düşürmekten başka bir şeye yaramadığı görülüyor. Âlimlerde, ilmin verdiği bir vakar bir ağırlık aranır. Öyleyken, "Üçüncü, besinci sınıf ilmihaller" diye o kitaplarla dalga geçmek, üzücü ve incitici bir hal değil midir? Rica ederim! "Kur'an'a dokunmak için abdest almak şarttır" dedikleri, daha doğrusu bunu yazan âlimlerin yazdıklarını eserlerine aldıkları için, bir Ahmed Hamdi Akseki'nin, bir Ömer Nasuhi Bilmen'in ilmihalleri üçüncü, beşinci sınıf ilmihaller midir?.. Müslümanlar hakkında reva görülen şu cümlelere de üzülmemek mümkün mü? "Utanmadan yıllar yılı mezhepsizlik edebiyatı yapan mezhepçiler." "Mezhepçilik yapan şarlatanlar sizi dolmuşa bindiriyor." "Tulumbacı takımı." "Dinini donundan biraz ciddiye alan bir Müslüman..." "...bitli baklanın kör alıcısı." Bu cümleler hiç de hoş ifadeler değil... Geçmiş âlimleri kabul etmeyip, onların "Kur'an okumakla Kur'an'a dokunmayı birbirine karıştırdıklarını" ve bu hususta "tarihi" bir yanılgı içinde olduklarını" söylersek, bu mantığa göre, onların yazdıklarına nasıl güveneceğiz? Onların yazdıklarına, aktardıklarına güvenmezsek elimizde ne kalır? Esas mesele, mütekaddimîn ve müteahhirîn ulemânın kitaplarına itimat edip etmemek, kabul edip etmemek meselesi... Biz, hem itimat ediyor hem de o kitaplardaki meseleleri kabul ediyoruz. Tarihi bir yanılgı içinde olduklarını da kabul etmiyoruz....
2.Bölüm:
MUSTAFA İSLAMOĞLU'NUN ANLAYAMAMASI
Hiç şüphesiz sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. En hayırlı yol ise Muhammed (s.a.v.)’in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılan bid’atlardır. Her bid’at sapıklıktır.
İnsanların ayıplarını araştırmak dinimizde yasaktır. Fakat mesele din ve ilim olunca durum değişir. Özellikle muhaddislerin cerh ve tadil konularında hadis rivayet eden kişilerin tüm hallerini araştırdıkları ve haklarında adildir veya değildir hükmünü verdikleri erbabınca malumdur.
Muhaddislerin hadisi kabul etmelerinde aradıkları sıhhat şartlarından birisi de hadisi rivayet eden güvenilir bir ravinin kendisi gibi güvenilir ravilere muhalefet etmemesidir. Şayet muhalefet ederse bu güvenilir şahsın rivayetine şaz denir ve böyle bir rivayet zayıf kabul edilir. Haliyle böyle bir kişinin, güvenilir olmakla beraber, din adına vermiş olduğu haber muteber kabul edilmemektedir.
Hadis kriterlerine göre güvenilir olabilmek, gerçekten herkesin ulaşamayacağı çok büyük bir değerdir. Bu kriterlere göre güvenilirlik şartını elde edebilmiş kişinin şaz rivayeti kabul edilmiyorsa, bu kriterlere ulaşıp ulaşmadığı belli olmayan kişilerin din adına ortaya koydukları şaz görüşlerine nasıl bakmamız gerektiği sanırım daha iyi anlaşılmış olmaktadır. Esasen günümüzde din adına ahkam kesen ve bir çok garip görüşler orya atan kişilere, işte bu usulü hadis ilkesine göre bakmak, dinimiz adına çok daha güvenilir olacaktır.
Şurası bir gerçek ki biz kullar asla mükemmel olamayız; haliyle yaptıklarımız da mükemmel olamaz. Bu noktada İmam Malik (r.h.)’in şu tespiti gerçekten çok önemlidir: “Allah Rasûlü (s.a.v)’den başka herkesin sözü alınır da, terk de edilir. Ancak Peygamber (s.a.v) bunun dışındadır.”
İslamoğlu’nun “Yahudileşme Temayülü” kitabındaki maksadı aşan ifadeleri ve bir takım yanlışlıkları reddederken genel anlamda kitabın konusuna ve yazarının dile getirdiği bir kısım doğrulara -başta sahabe ve alimlerimiz olmak üzere geçmiş Müslümanlara- şöyle dua ederek katılıyorum:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”
Bu duamdan da anlaşılacağı gibi, geçmişi masum olarak görmüyorum. Ancak geçmiş alimlerimize Peygamber (s.a.v)’in şu sözünü esas alarak bakıyorum:
“Hakim ictihat ederek hükmeder de doğruya isabet ederse onun için iki ecir vardır. İçtihat ederek hükmeder de yanılırsa ona da bir ecir vardır.”
İçtihatlarında yanılan alimlerimize Peygamber’imiz (s.a.v) sevap vaat ederken, bizlerin hakaret etmesinin nebevi ahlak ile ne kadar örtüştüğünün takdirini sizlere bırakıyorum.
Aşağıda sıralayacağımız başlıkların yanı sıra yazarın en belirgin hatalarından birisi ve en önemlisi kaynakları anlamada ve olduğu gibi yansıtmada sorunlu olmasıdır.
Bu kısa makalede yazarın bütün yanlışları değil; sadece belirgin olanları ele alınmaya çalışılmıştır. Bu nedenle ele alınmayan konuların tamamına katıldığımız anlaşılmamalıdır. Özellikle de, eleştirdiğimiz bu kitapta ehli kitap ile ilgili verilen kaynakların incelenmesinden sarfı nazar edilmiştir.
Yazarın adı geçen kitabındaki çelişkilerini ve tuhaf görüşlerini, dergi sayfalarının müsaade ettiği kadarıyla, ana başlıklar halinde ele almaya çalışalım:
Sünnetin Tahrif Edilmesi İddiası
Sayın İslamoğlu diyor ki:
“…Allah Teâlâ’nın, Kur'an'da, Hz. Peygamber’i örnek göstermesi, bir şeyi bize garanti etmesi anlamı taşımaktadır: Örneklik müessesesinin tahrif olunmaktan korunması… Yok eğer örnek gösterilen kaynak korunmayacaksa, örnek göstermenin pratikte geçerli bir yanı kalmamaktadır. Tahrif edilmiş bir kaynağı örnek almak hem caiz değil, hem de mümkün değildir. Allah ise kuluna imkansız bir şeyi yapmasını emretmez. O halde tahrif edilmemiş sünnet nedir? Elbette o “ameli sünnet”tir. Hadise gelince…
İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadise yapmıştır.”
Burada böyle söyleyen yazar biraz sonra şöyle diyor:
“Rasûlullah’ın kesin emirle “Benden bir şey yazmayın. Benden Kur'an dışında bir şey yazan hemen onu imha etsin” buyurması, Sahabenin kendi sözlerini yazmak için izin istediklerinde bu isteği defaatle reddedip buna izin vermemesi hep bu ümmetin kitabı tahrif ederek Yahudileşeceği korkusu yüzündendir.”
Şimdi yukarıdaki görüşlerden hangisini doğru kabul edeceksiniz? Bizim de katıldığımız “örneklik müessesinin tahriften korunmuş olması”na mı? Yoksa:
“Hadise gelince… İsrailoğulları kendi kitapları üzerinde yaptıkları tahrifatın aynısını bu ümmet de hadise yapmıştır.”a mı?
Bunun neresi çelişki demeyin? Çünkü hadisler hakkında yazarımız aynı konunun iki sayfa sonrasında, yani yukarıdaki sözlerinin arka sayfasında şöyle demektedir:
“Sünnetin temiz ırmağını bulandırmak için, onun bir bölümünü oluşturan hadisleri tahrif etmek en uygun yoldu.”
Şimdi de yazarımızın tahrif konusunun sonuç bölümündeki şu ifadelerine bakın:
“İsrailoğulları’nın en ünlü tahrif biçimi olan uydurmacılığı Kur'an'da gerçekleştiremeyenler, sünnetin büyük bir bölümünü oluşturan “hadis”te gerçekleştirmişlerdir”
Yukarıda verdiğimiz yerlerdeki ifadelere göre örneklik müessesesi tahriften korunmuştur; o müessese “ameli sünnettir” ve onu da bize ulaştıran hadis kaynaklarıdır. Hadis kaynakları tahrif edilmiş olduğuna göre Allah, Resulünü bize nasıl örnek göstermiş oluyor? Acaba sayın İslamoğlu ne demek istiyor veya bu yazdıklarını hiç böyle yan yana koyup düşünmüş müdür?
Acaba yazarımıza göre sünnetin tanımı nedir? Sonra bu sünnet nerden öğrenilmiştir? Bu sünneti bizlere kimler ulaştırmıştır? Ulaştıranlar tahrif yapmışlarsa bizler tahrif olanını ve olmayanını nereden ve nasıl öğreneceğiz? Böyle bir mantık sahibi birisi kalkıp da: “Efendim tabi ki Kur'ân'dan öğreneceğiz” diyemez. Öyle ya hadisi, sünneti bize getiren tahrifçilerin, bize getirdikleri Kur'ân'ın tahrif olmadığı ne malum?
Netice olarak yazarın hadisler hakkındaki bu görüşleri cevap bekleyen pek çok şüphe ve kuşku meydana getirmektedir.
Hadisleri Kabul ya da Reddederken Hadis Usulünü Değil, O Hadisin Ele Alınan Konuya Uyup Uymamasını Esas Alması
Mesela aşağıdaki hadise yaklaşımına bakalım:
“Kur'an'ın en büyük müfessiri olan Peygamber Fatihanın son ayetindeki “Gazaba uğrayanların ve sapıkların yolu”nu “Yahudilerin ve Hıristiyanların yolu” olarak tefsir ediyordu:”
Sayın İslamoğlu böyle dedikten sonra Tirmizî, Sünen, Kitab-u Tefsiri’l-Kur'an, 1/1(2953) hadisini veriyor; dipnotta da Tirmizî’nin bu hadis hakkında hasen-garip dediğini ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde geçen şeklini (4/378-379) veriyor. Sonra “Hadisin Kritiği” başlığı altında şöyle diyor:
“Tirmizî bu hadise “hasen–garip”tir der. Garip olmasına gösterdiği gerekçe ise ravileri arasında bulunan Semmak b. Harb’tir. Ravilerin hayatını anlatan kitaplar bu zatın ömrünün sonunda bunadığını kaydeder. Bu hadisin başka bir silsileyle gelmesi hadise getirilen tüm eleştirileri boşa çıkarmaktadır. Bu silsileyi delil gösteren İbn Hibban hadise “sahih hadistir” hükmünü koymuştur.”
Tüm bu anlattıklarından sonra da yazarımız şunu ekliyor:
“Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı “çağdaş” ilim adamları, ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır.”
Gerçi Tirmizî’nin “hasen-garip” demekle neyi kastettiği açık değildir. Ancak garip lafzını kullanması hakkında senet yönünden olabileceği gibi, metin yönünden de garip olabilir, denilmiştir. Garip ise, ravilerden birisinin o hadiste tek kalmasıdır.
Sayın İslamoğlu, Tirmizî’nin rivayet ettiği bu Adiy b. Hatem hadisini incelerken kullandığı metodu -ki bizim de benimsediğimiz bir metottur- diğer hadislere yaklaşırken kullanmaması açık bir çelişkidir. Yani yazarımızın, ilerleyen bölümlerde de görüleceği gibi, bir hadisi kabul veya reddederken ölçü aldığı kıstas net olarak görülmüyor. Hani insanın aklına şu gelmiyor değil: İşime gelirse sahih, gelmezse sahih değildir ya da işlediğim konuyu destekliyorsa sahih, değilse gayri sahih.
“Bu hadisi anlamak yerine reddetmeyi tercih eden bazı “çağdaş” ilim adamları, ilmî olmaktan çok hissi davranmışlardır.” diyen sayın İslamoğlu’na şimdilik “Ya siz?!” demekle yetinelim.
Yukarıdaki ifadelere ve hadisin tahricine yönelik gayretlere bakınca gerçekten ilmi bir yol benimsendiğini söyleyebileceğimiz bu tavır ve yazarımızın ele aldığı kitabın konusuyla ilgili olan bu hadis hakkında yapılan eleştirileri reddederken sarf ettiği ifadeler, diğer hadislere yaklaşırken aynen kendisine yöneltilebilir. İşte bu hissi yaklaşımlara örnekler:
“Bir kere bu bölümde geçen Ceyhan, Fırat ve Dicle ırmakları Aden (Yemen)’den değil Anadolu’dan çıkmaktadır. İkincisi, Yemen’den çıkan bir ırmak nasıl Kızıldeniz’i geçip de Habeşistan (Kuşili)’ı baştan başa dolaşır? İslam hadis külliyatına Tevrat’ın bu bölümünden alındığı belli olan Yahudi kültürüne ait bir “hadis” de girmiştir.”
Sayın İslamoğlu yukarıdaki açıklamayı yapmış ve hadislerin ne olduğunu vermeden kaynak olarak Müslim, Cennet 26; Ahmed b. Hanbel, 2/261, 289 numaralı hadisleri göstermiştir. Tabi bu kaynaklara kaç kişi bakabilir bilinmez. Yukarıdaki ifadelerinde okuyucuları yanıltma var. Zira okur, sayın İslamoğlu’nun ifadelerini okuyunca, kaynak olarak verdiği yerlerde gerçekten böyle ifadeler olduğunu sanacaktır. Öyle ya, her okur ne bilsin kaynak olarak verilen hadislerin metinlerinin şöyle olduğunu:
“Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil her birisi cennet nehirlerindendir.”; “Fırat altından bir dağı ortaya çıkaracaktır. Bunun (altın) için insanlar savaşacaklar da her on kişinin dokuzu öldürülecektir.” “Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat her biri cennet ırmaklarındandır.”
Şimdi İslamoğlu’nun söyledikleriyle kaynak verdiği hadislerin ne alakası var? Bilemiyorum bunu ne amaçla yapıyor? Bu hadisin Yahudi kültürüne ait olup Tevrat’tan alındığı nereden, nasıl belli oluyor? Bu bakış açısı, hadisi anlamak yerine hadisi reddetmek ve hadis kaynaklarına karşı güveni sarsmak olmuyor mu?
Kaldı ki Buhari, Savm 52’ye atfen verdiği hadiste, Aşure orucunu Nebi (s.a.v.)’in Yahudilerden aldığı geçmektedir. Hal böyleyken ve Müslim’deki hadisin onlardan alındığı hiç de belli değilken, neden bu ifadeyi kullanıyor? “Yahudi kültüründen alındığı belli” türünden ifadeler ne anlama geliyor? Bu türden farklı bakışlar hadislere yaklaşımında bir çelişki içerisinde olduğunu göstermiyor mu?
“….ibareleri benzer bir şekliyle, Rasûlullah’ın Tevrat’taki vasıfları olarak İslam kaynaklarında da geçmektedir.”
Bunlara da –yukarıda söylediğine göre- Yahudi kültüründen girmiş denemez mi? Kaldı ki biz Yahudilerden gelen her haberin yalan olduğu görüşünü de benimsemiyoruz. Tıpkı yazarımızın aşağıdaki hadisi delil göstererek dediği gibi:
“İsrailoğulları hakkında konuşun. Bu konuda konuşmanızda bir sakınca yoktur”
Yine yazarımızın söylediği gibi:
“Ne ki elbette Tevrat’ın tümü tahrif edilmemiştir…”
Başka bir yerde de yazarımız aynen şöyle der:
“Hz. Peygamber hiçbir taassuba kapılmadan onlara yaklaşır, doğrularını tasdik etmekten kaçınmazdı. Hz. Aişe’nin başından geçen şu olay hayli manidardır” (Yazar burada, yer almasın diye metnini vermediğim, Aişe annemizin bakışını ve efendimizin sözlerini verir.)
Buna da Yahudilerden alınmıştır denilemez mi? Demek ki Yahudilerden alınan her şey yanlıştır, denemez. Öyleyse Müslim, cennet, 26 hadisi de Yahudilerin dediği gibi değil; belki onların tahrif ederek verdikleri olayı tashih ederek veriyor, dememiz gerekiyor. Sayın İslamoğlu bunu coğrafi duruma aykırılıkla da reddedemez. O halde bu hadis kaynaklarına bu kadar rahat, hiçbir kıstas olmadan nasıl eleştiri getiriyor ve bunların güvenirliklerini nasıl töhmet altında bırakıyor? Bunu hangi ölçüyle yapıyor? Kendi ifadeleriyle, hadisleri anlamak yerine hissi yaklaşım sergilemiyor mu? Yazarın hadislere yaklaşırken sergilediği çelişki, yukarıda verdiğim birkaç örnekle sınırlı değildir. İşte aşağıdaki konu bu çelişkinin en çarpıcı örneklerinden birini oluşturmaktadır.
Muteber Hadis Kaynaklarına Bakışı
Sayın İslamoğlu “Musa ümmetinin Tevrat’ı tahrifi” başlığı altında Tevrat’ın beş şekilde tahrif edildiğini beşincisinin de uydurma yoluyla olduğunu belirterek şöyle der:
“Yahudilere kendilerine hükmü açıkça beyan edilen Tevrat” gönderildi, Allah’ın kitabıyla yetinmeyip gereksiz bir çok soru sordular. Sorularının cevaplarını Tevrat’ta bulamayınca uydurmaya başladılar. Nitekim bunun sonucu “Mişna: Söz” ve “Gemara: Pratik” denilen rivayetler çıktı. Aynı tip tahrifi Müslümanlar da kendi şeriatlarında yaptılar. Hadis uydurmacılığı bunun en tipik örneğiydi. Allah’ın koyduğu haramlarla yetinmeyip uydurma hadislerle yeni haramlar ihdas etiler. Allah tarafından korunmuş kitaplarının tahrif olduğu sonucunu doğuracak yalan rivayetleri en güvenilir kitaplarına aldılar. Selman Rüşti ve Turan Dursun gibi kendi inancına düşman edilmiş zavallıların eline İslam’a karşı birer koza dönüşecek “Garanik” türü rivayetlerle doldurdular kitaplarını.”
Sayın İslamoğlu hadis uydurmacılığından hareketle en güvenilir hadis kaynaklarının bile yalan yanlış uydurmalarla doldurulmuş olduğu sonucuna varmaktadır. Öyleyse en güvenilir kitapları da reddetmemiz gerekmektedir. Sonra sayın İslamoğlu kaynaklar hakkında bu dediklerine kendisi inanıyorsa şu ifadelerini nasıl açıklarlar acaba:
“Asr-ı saadetteki Müslüman-Yahudi münasebetlerini mümkün olduğunca muteber kaynaklara dayanarak vermeye çalıştık.” “Şimdi, tüm muteber hadis kaynaklarını tarayarak binlerce hadis arasından seçtiğimiz…”
Şayet Sayın İslamoğlu bu kaynakların yalan rivayetlerle dolu olduğu sözüne kendisi inanıyorsa, yalan rivayetlerle dolu kaynakları bu ümmete nasıl muteber kaynaklar diye sunabiliyor? Sayın İslamoğlu’ndan en güvenilir kaynaklarda Kur'an'ın tahrif olduğu sonucunu doğuracak hadislerin listesini vermesini, Garanik türü rivayetleri de göstermesini istiyoruz. Aksi takdirde Sayın İslamoğlu’nun bir iftiracı ya da Yahudi mezhebi olan “saduki” mantığından bir “temayül” içerisinde olduğunu söyleyerek kitabındaki tezine bir delil de biz eklemiş olacağız. Bir tutarsızlık örneği daha:
“Ne gariptir ki tüm rivayetler vahyin Hz. Peygamber zamanında yazdırıldığı konusunda ittifak etmesine rağmen, Kur'an'ın cem edilmesi esnasında bu ana malzemenin ne olduğu konusunda hiçbir bilgi vermemektedir. Bunun yerine birçok asıllı ve asılsız rivayetler zikreden hadis kaynakları, naklettikleri içerisinde Kur’an’ın korunmuşluğuna gölge düşürecek rivayetlere yer vermekten kaçınmamışlardır.”
Pes doğrusu denir de, ben “pes yanlışı” diyeceğim. Çünkü bu satırlarınızın hemen gerisinde yani karşı sayfasındaki şu satırlar size ait değil mi? Orda şöyle diyen siz değil misiniz?:
“İnen her ayet zaman geçirilmeden vahiy katipleri tarafından kayda geçiriliyordu. Bu iş için deri parçaları, yassı tabletler, ağaç kabukları, hurma dalları ve kürek kemikleri gibi o dönemde yazıya elverişli malzemeler kullanılıyordu. Kur'an'ın vahiy katiplerince yazılımı gerçeği, bize kadar ulaşmış bir çok sahih rivayet tarafından da tasdik ediliyordu. Bu durum Kur'an'ı kendisinden önceki ilahi kitaplardan ayıran bir özellikti.”
Yazarımızın hangi ifadelerini doğru, hangilerini yanlış kabul edeceğiz? Burası galiba okuyucuya bırakılıyor olsa gerek (!).
Hadislerin Yazılmasına Bakışı
Sayın İslamoğlu Darimi’yi kaynak vererek ele aldığı bu konuya şu hadisi delil olarak sunar:
“İbn-i Mes’ud’a insanların yanında, hadis yazılı metinler olduğu haber verilince şaşırdı. Tuhafına gitti. Bu şaşkınlığı, o metinler getirilip imha edilinceye kadar geçmedi. Ardından dedi ki: “Sizden önceki kitap ehli, alimlerinin kitabına sarılıp, Rablerinin kitabını terk ettikleri için helak oldular.”
Yazarın tercümesinde iki yanlış var. Birincisi: İnsanların yanında hadis yazılı metinler olduğu. İkincisi: İbn-i Mes’ud’a haber verilince şaşırdığı. Halbuki metnin doğrusu şöyledir:
“İnsanların yanında beğendikleri bir kitap olduğu İbn-i Mes’ud’a ulaştı. Bunun üzerine onlardan o kitabı getirmelerini ısrarla istedi. Nihayet onu getirdiler de o da onu imha etti. Sonra da şöyle dedi: Sizden önceki kitap ehli ancak alimlerinin kitaplarına yönelip Rablerinin kitabını terk ettikleri için helak oldular.”
Şimdi sormak lazım, örnek verdiğiniz metinde “hadis” lafzını nereden çıkarıyorsunuz?
Oysa sayın İslamoğlu Darimi’ye biraz daha dikkatli baksaydı ya da hadisleri reddetme merakını bir kenara koyarak bakmış olsaydı veya hadislere -kendi ifadelesiyle- hissi yaklaşmamış olsaydı, aynı kitabın aynı konusunun 483’ncü hadisinde, yine İbn Mes’ud’dan aynı meselenin şöyle açıklandığını görecekti:
“…Ebu Murra el-Kindî Şam’dan bir kitap getirdi ve onu götürüp Abdullah b. Mes’ud’a verdi. O da ona baktı sonra bir leğen istedi. Ardından su istedi ve o leğende o kitabı ıslatıp sildi. Ve şöyle dedi: ‘Sizden öncekiler ancak, kitaplara uyup kendi kitaplarını bırakmalarından dolayı helak oldular.’ Husayn dedi ki: Murra şöyle dedi: Elbetteki o, şayet Kur’an’dan veya sünnetten olsaydı (Abdullah) onu imha etmezdi. Ancak o ehli kitabın kitaplarındandır.”
İnsanın bir kaynaktan işine gelenleri alıp diğerlerini görmezlikten gelmesinin bırakın ilmi olmayı, edebi izahı bile yapılamaz.
Yazılmışı Yazılmamanın Delili Görmek
Sayın İslamoğlu yine çelişki içerisinde, şu yazılmış olan hadisleri, hadislerin yazılmamasının delili olarak kullanarak şöyle diyor:
“Rasullulah kesin emirle, “Benden bir şey yazmayın, benden Kur’an dışında bir şey yazan, hemen onu imha etsin.” hadisini ve sahabenin kendi sözlerini yazmak için izin istediklerinde, bu isteği defaatle reddedip buna izin vermemesi, hep bu ümmetin, kitabı tahrif ederek, Yahudileşeceği korkusu yüzündendir.”
Sayın İslamoğlu’nun verdiği hadisler doğru, ama aynı kitaplarda şunlar da var:
“Hz. Aişe dedi ki: “Rasûlullah hastalandığında bana şöyle buyurdu: Bana Ebu Bekir ve kardeşini çağır da bir yazı yazacağım.” “Getirin size bir yazı yazayım; ondan sonra sapmazsınız, buyurdular.” Yazarımız Tirmizi, Kitabu’l İlim, 11. Bab, 2665 hadisini veriyor: “Biz nebi’den yazmak için izin istedik, vermedi.” Bir sonraki 12. Bab 2666, 2667 ve 2668 numaralı üç hadisi acaba neden görmüyor? Oysa bunların üçü de açıkça yazmayı emretmektedir. İşte onlardan biri:
“Ensâr’dan bir adam Peygamber’in yanında oturur, Peygamber’den hadislerini dinler, hoşuna gider fakat ezberleyemezdi. Bu durumunu Rasûlullah (s.a.v.)’e şikayet etti ve, ‘Ey Allah’ın Rasûlu!’ dedi; ‘senden bir hadis işitiyorum, hoşuma gidiyor fakat ezberleyemiyorum.’ Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.): ‘Elinin yardımına müracaat et.’ buyurdu ve eliyle yazı yazmaya işaret etti.”
Diğerleri ise: Peygamber (s.a.v) Ebu Şah için (hutbeyi) yazın, demesi ve Ebu Hüreyre’nin Abdullah b. Amr’ın hadisleri yazdığını anlattığı meşhur hadistir. Bu son hadis Buhârî, İlim: 17; Dârimî, Mukaddime, 27’de geçer. Şimdi size soruyorum: Aynı kitabın aynı sayfasındaki bir hadis verilir de diğerleri neden verilmez? Bunun neresi ilmîliktir? Ha, yazarımız belki de: “Efendim, ben kabul etmediğim hadisi niye vereyim? Ben zaten o hadisleri içerisinde barındıran kitapların bir çok asıllı asılsız, Garanik türü rivayetlerle doldurulduğunu söylüyorum. Hadislerin yazılmasını gösterenler de işte bu uydurma rivayetlerdendirler. Fakat benim görüşüme uyan, yani hadislerin yazılmasını yasaklayan hadisi kabul ediyorum; benim verdiğim hadisler sahihtir; diğerleri uydurmadır” diyebilir.
O zaman da kendisine şöyle deriz: Yazılmayı yasaklayan hadisleri kabul ediyorsunuz da niçin yazılmışı delil olarak veriyorsunuz? Size göre yazılan yanlış, öyleyse sizin delil getirdiğiniz de yanlış! Yanlışı neden delil diye kullanıyorsunuz? Yazılan uydurmaysa neden uydurulmuşu delil olarak kullanıyorsunuz? Her yazılana uydurulmuştur, demiyorum diyorsanız; öyleyse bunun ölçüsü nedir? Kur'an’dır, derseniz; Kur'an yazıya karşı değildir; aksine onu teşvik etmektedir.
Recm Meselesine Yaklaşımı
Sayın İslamoğlu müslüman zinakârlara bu konuda Peygamber döneminde en az bir defa recmin uygulandığını fakat bu hükmün Tevrat’a dayanıp dayanmadığının kesin olmadığını, sorunun çözümünde a) Cezanın illetinin, gayesinin ve onunla ilgili hususi şartların tahlili, b) Medine’de recm cezasının uygulandığı zamanın doğru tespiti şarttır, der.
Birinci sorunun cevabı için Maiz olayını incelendiğinde olayın sıradan bir zina vakası değil mücahitlerin ailesine tecavüz olduğunu, ikinci sorunun cevabında ise olayın sahabe zamanında bile tartışıldığını söyleyerek şu neticeye varır: Netice olarak recm Tevrat’ın bir hükmü olabilir ve muhtemeldir ki Tevrat’ın bu hükmünü Hendek savaşı öncesinde inen Nur suresinin 2. ayeti nesh etmiş ve Kur’an bu konuda en son sözü söylemişti.
“Kur’an’ın bu konudaki hükmü inmezden önce, bu konuda Tevrat’la hükmeden Nebi eğer rivayet doğruysa daha sonra şöyle buyuracaktır: “Siz Tevrat ve İncil’le amel etmekle mükellef değilsiniz. Ancak onlara iman edip hakikatini Allah’a havale etmekle mükellefsiniz.”
Buradan benim anladığım ve okuyucuların da anlayacağı şudur: Recmin delilleri o kadar kesin değildir; o halde İslam şeriatında recm cezası diye bir şey yoktur. Yazarımızın ihtimalle de olsa kabule pek yanaşmadığı belli olan bu konu gerçekten de söylediği gibi midir?
Recm Cezası Resûlüllah (s.a.v.) Zamanında Kaç Kez Uygulanmış?
1) Sayın İslamoğlu, en azından bir zina olayında recm uygulandığını kaynaklar veriyor, diyerek Maiz olayını örnek olarak gösteriyor. Oysa yine yazarımız kitabının ileriki sayfalarında şöyle demektedir: “Hz. İsa’nın bu sözü, zina suçundan recm cezasına çarptırılan Gamid’li kadının cenaze namazını kılan Rasulullah’ın, “Hem zina etsin hem de cenazesini mi kılalım?” diyen Hz.Ömer’e söylediği şu sözüne ne kadar da benziyor: “O öyle bir tevbe etti ki, eğer onun tövbesi Medine halkından 70 kişiye paylaştırılsa yine fazla gelirdi.”
Burada da görüldüğü kadarıyla yazarımızın dediği gibi recm olayı en az bir değil, yazarın kendi kitabında kendisinin verdiğine göre üç oluyor. Her ne kadar en az bir recm olayının gerçekleştiğini söylüyorsa da, Sayın İslamoğlu’nun delil olarak sunduğu Müslim hadisinde Gamid’li kadın diyerek verdiği bu hadis 25. değil, 24. hadistir. Ayrıca kadın Gamidli değildir, Cüheyne kabilesindendir. Kaynak adeta Sayın İslamoğlu’nun yanılgısını haykırıyor. Çünkü Sayın İslamoğlu’nun hadis numarasını yanlış vererek iki kadının recmedildiğini göstermiş oluyor. Netice Müslim, Hudud kitabındaki hadislerden recm cezası en az dört defa uygulandığı ortaya çıkıyor. Buhârî, Kitabul Muharibin, bab:21, Hz. Ali’nin Resûlüllah (s.a.v.)’ın sünnetiyle onu recmettiği hadisi de geçmektedir ve sayılan had cezalarına dahil değildir. Ne gariptir ki, Sayın İslamoğlu’nun Medine’de recm cezasının uygulandığı zamanın doğru tespiti, deyip bunun zamanının sahabe döneminde de tartışıldığını söylediği ve sözüne delil olarak verdiği 6813 nolu hadis, bizim yukarıda verdiğimiz 6812 nolu hadisin tam da altındadır. Sayın İslamoğlu yine görmezlikten gelerek, kaynaklar recmin en az bir defa uygulanmış olduğunu göstermektedir, demektedir.
Bir sonraki yani Buhârî, 6814 nolu hadiste de şöyle geçmektedir: “Eslem’den bir adam Rasulullah’a geldi ve zina ettiğini anlattı. Dört defa da kendi aleyhine şahitlik etti. Resulullah’ın emriyle recmolundu. (Ravi) O adam “muhsandı” diyor.” Yani yazarımızın recm olayının sahabe döneminde tartışıldığının delilini verdiği Buhârî, 6813 nolu hadisin bir altındaki 6814 nolu hadis olması ve bunu yazarın görmemesi gerçekten de gariptir. Buhârî’nin aynı kitabında Hz. Ömer’den uzunca nakledilen bir hadiste şu da geçmektedir: “Rasûlullah (s.a.v.) recmetti, ondan sonra biz de recmettik.”
2) Yazar, Maiz olayının normal bir zinadan başka, farklı boyutlarının olduğunu söylüyor ve gazilerin geride bıraktığı aileye karşı bir tecavüz olduğunu dile getiriyor. Maiz olayını Müslim’deki hadislerle incelediğimizde yazarın dediği gibi olmadığı ortaya çıkıyor. Bir kere olay tecavüz değil. Çünkü Peygamber (s.a.v) şöyle diyor: “Bunlardan biri (kadına) bir şeyler verir.” Bir sonraki hadiste ise, “O, kadınlardan birine bir şeyler verir.” diye geçmektedir.
İkinci olarak Maiz dört defa kendisi zina ettiğini itiraf ediyor. Üçüncüsü; 19. hadiste Resulullah, Maiz’e: “Senin hakkında bana gelen doğru mudur?” diye sordu. O da, “Benim hakkımda sana gelen nedir?” dedi. Resûlüllah: “Bana ulaştığına göre falan oğullarının cariyesiyle cinsi temasta bulunmuşsun.” dedi. O da: “Evet” dedi ve dört defa şahitlik etti. Sonra da Resûlüllah’ın emriyle recmolundu.”
Bu da gösteriyor ki kadın gazilerden birisinin ailesi değil, cariyesiymiş. Zira kadının recmedildiğinden hiç bahsedilmiyor. Şayet bütün bu saydığım gerekçeleri yazarımız kabul etmiyor ve hala “Hayır, bu bir tecavüzdür.” diyorsa; kendisine “Peki, sizin de kitabınızda delil diye verdiğiniz “Gamid’li” kadın kime tecavüz etmiş(?) de Rasûlullah (s.a.v.) onu recmetmiş?” sorumuza ne diyeceklerdir?
Resûlüllah (s.a.v.) Recmi Ne Zaman Uygulamıştır?
Sayın İslamoğlu’nun ikinci sorunun cevabı dediği, sahabe ve tabiin zamanında, Resulün recmi Nur suresinden önce mi, sonra mı uyguladığı konusundaki sahabeye sorulan bu soruyu tartışma olarak sunması hiç de doğru değil.
Sayın İslamoğlu’nun “Sahabe ve tabiinin tartıştığı” şeklindeki sözüne gelince, bunun sanki gerçekten sahabe arasında böyle bir tartışma varmış gibi lanse edilmesi kesinlikle doğru değildir. Çünkü, recm olayının varlığını ispatlayan o kadar hadis arasından sadece “tabiînden” bir zatın bu sorusunu tartışma diye sunmanın hiçbir güvenilir yanı yoktur. Yok illa da vardır diyorsanız, o zaman Hz. Ömer’in minberde insanlara “Kur'an'da recm vardı, Rasûlullah (s.a.v.) uyguladı, biz de uyguladık.” sözünü niçin icmaya delil vermiyorsunuz? Öyle ya Hz. Ömer bunu cemaatin içinde söylemiş ve kimse de itiraz etmemiştir. Gerçi biz Hz. Ömer’in cemaate böyle söylemesini icmaya delil getirmiyoruz. Muhtemeldir ki sayın İslamoğlu’nun savunduğu konuyu Hz. Ömer cemaatin içinde söyleseydi o, bunu da bize icma diye sunardı. Halbuki yazarın tartışma dediği bu soru hakkında İbn Hacer, şu açıklamayı vermektedir:
“Abdullah b. Ebi Evfa’nın ‘Bilmiyorum’ sözünden anlaşılan o büyük sahabeye bazı açık şeyler gizli kalmış olabilir. Hem de faziletli insanın “bilmiyorum” diye cevap vermesi, onun için bir ayıp değildir; aksine bu onun konuyu araştırıp, incelediğini gösterir ki bununla da övülür.”
İmam Nevevî de şöyle der: “Bekar zaniye yüz değnek, muhsan ve dul olana da recmin vücubiyetinde ulema icma etmiştir. Bu hususta, Kadı İyâz ve diğerlerinin hikâye ettiğine göre, ehli kıbleden sadece hariciler ve Mutezile’den Nazzam gibi bazıları buna muhalefet etmişlerdir. Çünkü onlar recmi kabul etmezler.”
Kaldı ki meseleye biraz dikkat etmek, bu sorunun cevabını ortaya çıkarmaya yeterdi. Sayın İslamoğlu’nun delil olarak verdiği sayfa 304-351’deki Müslim, Hudud hadisini rivayet edenlerden biri, özellikle yazarın “Hz. Ömer’in: Hem zina etsin hem de cenazesini mi kılalım” diye delil olarak sunduğu hadisi rivayet eden ve bu olayın tanıklarından biri olan İmrân b. Husayn’dır. İmrân b. Husayn ise Hayber fethi yılında Müslüman olmuştur.
|
Yorum (209) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 2/6/2007 - Sapkınların Şahı..Ebul ala mevdudi..
Sapkınların Şahı..Ebul ala mevdudi..
|

ebul ala mevdudi
-------------------------------------------------------------------------------- mahmut efendi hazretleri bu kişiye merdudi diyor yani reddolunmuş demektir.. işte bu kişinin fikir ve görüşleri.. İsmi geçen kitabındaki bazı ifadeleri nakledelim:
1- Gayri müslimler, müminlere verilmiş bütün medeni haklardan aynı şekilde istifade eder. (s.58)
[Yanlıştır, bir gayri müslim, mümin kadınla evlenemez, seçme ve seçilme hakkına sahip olamaz.]
2- Benim nazarımda bütün insanlar eşittir. Bizden olsun veya olmasın. (s.68)
[İnsanlar, insan olarak eşitse de, bir müslümanla bir kâfir asla eşit değildir. Müslüman namaz kılması için zorlanır, fakat kâfir zorlanamaz. (Ancak müminler kardeştir) âyet-i kerimesine istinaden bütün vatandaşların eşit olduğu hükmünü çıkarıyor. s.69-70 ]
3- Sahabeden Hz. Sa'ad bin Ubade’ye, farklı ictihadı için kabilecilik taassubu diyor. (s.112)
4- Dördünün değil de, ilk iki halifenin icraatı numune kabul edilir diyor. (s.114)
[Hadis-i şerifte ise, (Benden sonra ihtilaflar çıkınca, sünnetime ve hulefa-i raşidinin sünnetine uyun! Onlara azı dişlerinizle ısırır gibi sımsıkı sarılın!) buyuruluyor. (Tirmizi, İbni Mace)]
5- Hulefa-i raşidinin aydınlattığı meşaleyi [Hz.] Osman söndürdü diyor. (s.117)
6- Hulefa-i raşidinin doğru yolu gösterdiklerini, fakat o yolda gitmediklerini belirtmek için, “Bu zevat-ı kirama hulefa-i raşide - doğru yolda giden halifeler – değil de, Hulefa-i mürşide - Doğru yolu gösteren halifeler - demek daha doğrudur” diyor. (s.122)
7- Beni Ümeyye [yani Hz. Osman sülalesi]nin memleket idaresinde söz sahibi olmasının kabiliyetle izahı mümkün olamaz diyerek iltimas olduğunu iddia ediyor. (s.30)
8- İbni Teymiye'den bile nakiller yapıyor. (s.135)
9- [Hz.] Osman'ın siyaseti hatalı idi diyor. (s.141)
10- İslam’ın emrettiği seçim şeklinin modern olmadığını veya modern seçimin İslam’ın koyduğu seçim sisteminden üstün olduğunu, dolayısıyla Hz. Ali’ye haksızlık yapıldığını belirtmek için, “Bugünkü modern usullerle bir seçim yapılmış olsaydı Hz. Ali kazanacaktı” diyor. (s.151)
11- “Talha, Zübeyir ve diğer kan davası peşinde koşanlar” diyor da, şer’i kısas isteyenler demiyor. Aşere-i mübeşşereden bu iki zatı "kan davası peşinde koşanlar” diye suçluyor. (s.164)
12- Hz. Ali'nin karşı taraftakilerin şehitlerine hürmet gösterdiğini ve mallarını ganimet saymadığını yazdığı halde hainliğinden karşı tarafa hücum etmekten kendini alamıyor. (s.167)
13- Resulullahın kayınbiraderi, vahiy katibi Hz. Muaviye'ye uzattığı kirli diline bakın:
Muaviye, Osman'ın kanını istemek hususunda gayri kanuni yolda yürüyordu. (s.169)
Muaviye, Osman'ın katillerinden değil, o zamanın halifesinden kan istiyordu. (s.171)
14- Hz. Osman'ın katilinin Hz. Ali'nin olduğunu söylemesi için, sahabeden 5 tane yalancı şahit bulundu diye iftira ediyor. (s.173-174)
15- Hakem olayında haklıyı haksızı tespitin, hakemlerin yetkisinde olmadığını, hakemlerin yaptığı işin tamamen yolsuz ve yersiz olduğunu söyleyerek, bu işe rıza gösteren Hz. Ali ile bütün Eshab-ı kiramı yolsuz ve yersiz iş yapmakla suçluyor. (s.182-183-187)
16- Hz. Ali'nin, Hz. Osman'ın katline iştirak eden iki sahabiyi vali yaptı diyerek, “İşte Hz. Ali'nin tek hatalı meselesi budur” diyerek Hz. Ali'yi suçluyor da, ictihadı böyle idi diyemiyor. (s.187-197)
17- Hz. Ebu Bekir’in Hz. Ömer'i yerine hilafete seçtiği gibi, Hz. Muaviye'nin de oğlunu hilafete seçmesini yanlış, hatalı ve usulsüz bir fikir olarak söyledikten sonra Eshab-ı kiramın bu işi aynen kabul etmesini hazmedemediği için Resulullahın arkadaşlarına yükleniyor. (s.197)
18- Hz. Muaviye hakkında ağzına geleni söylüyor, bir defacık olsun Hz. kelimesini bile uygun bulmadığı halde yaptığı hareketlerin tasvibi için bakın nasıl bir dil kullanıyor: Muaviye iyilikleri şöyle dursun sahabi olması hasebiyle hürmete şayan bir zattır. Onun hakkında her kim ileri geri konuşur, ona taan etmeye kalkarsa, o haddini bilmeyen bir kimsedir. (s.204)
[Hem hürmete layık diyor, hem de bir Hz demekten kaçınıyor. Mevdudi’nin samimiyetsiz olduğuna bu cümlesi yetmez mi?]
19- Hz. Muaviye için, “Politik gayeler uğruna şeriat hükümlerini tahrif etti” diyor. (s.235)
20- Şöyle bir iftira ediyor: “Bu hadise esnasında bin kadar kadın kendi kocalarından başka kimselerden gebe kaldı.” (s.247)
[Mevdudi, Eshab-ı kiram ve onların çocukları olan Tabiine bu ırz düşmanlığını nasıl layık görür ki? Hâşâ zina etseler bile gebe kaldığını hain nasıl tespit etmiş ki?]
21- Şirkten başka günahların affedilebileceği Mürcienin itikadı olduğunu söylüyor. (s.302)
Halbuki Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Allahü teâlâ, şirki asla affetmez ve şirkten başka olan bütün günahları dilerse affeder.) [Nisa 48]
22- İmam-ı a'zamın istisnasız bütün sahabileri hayırla, iyilikle yâdettiğini yazmasına rağmen, kendisi hain olduğu için Hazret-i Muaviye'ye, Hazret kelimesini bile çok görüyor. (s.326)
23- İslam âlimleri cumhuriyet esasları korunması şartıyla birlik için çalıştılar diyor. (s.360)
24- Sahabiler için, “Bilerek hata yapmaz” diyor ve ictihadi hataları olabilir demiyor. (s.436)
25- Es-sahabetü küllühüm adül, mefhumunun istisnasız bütün sahabiler hakkında varit olduğunu söylediği halde, yine de çokları adil iş yapmadı, şeriatı tahrif etti diyor. (s.437)
26- Bir hata işlemekle bir kimsenin derecesinin yüksekliğine noksanlık gelemiyeceğini belirterek “Eshab-ı kirama dil uzatıyorum ama onlara noksanlık gelmez” demek istiyor. (s.441)
27- “Benim düşüncem şöyle” diyerek kendini, Resulullahın arkadaşlarını, akrabasını hâşâ hesaba çeken savcı olarak görüyor. (s.443)
28- (Eshabım hakkında konuşulurken dilinizi tutunuz) hadis-i şerifine rağmen Sahabe-i kirama kusur yüklemeye, hata bulmaya çalışıyor. (s.444)
29- Sapıkların şahitliği kabul edilmediği halde iftiralarına ibni Sebecilerden delil getiriyor. İntak-ı hak kabilinden mehaz gösterdiği İbni Ebi Hadid'in ehl-i sünnet olmadığını kendi de itiraf ediyor. (s.445)
30- İbni Kuteybeyi mehaz olarak gösteriyor. İbni Kuteybe’nin ehl-i sünnet olmadığı bir tarafa, Hz. Ali'yi sevmemek anlamına gelen nasibilikle itham edildiğini belirtiyor. (s.446, 447)
[Sanki Hz. Ali düşmanı olunca sözü senet mi olur?]
31- İbni Teymiye’yi imam diye övüyor. (s.452) [Burada imam, mezhep sahibi büyük âlim demektir.]
32- İbni Arabi'nin, İbni Teymiye'nin ve Şah Abdülaziz'in Şiileri reddiye hakkında yazdıkları kitapların mehaz olamıyacağını beyan ediyor. (s.463-464)
33- Kendi fikirlerini yazdıktan sonra, “Kendi icthad-i fikrimi ortaya koysaydım” diyor. (s.463)
34- [Hz.] Osman'ın niyeti değil, düşüncesi yanlıştı diyor. (s.465)
35- Hz. Osman'ın firasetinin noksan olduğunu ispat için, “Herhangi cahil bir insan bile vukuu muhtemel zararları tahmin edebilir, iyi veya kötü bunlara karşı gerekli tedbirleri almayı ihmal etmezdi” diyor. Hz. Osman'ın bir cahil kadar bile tedbirli olmadığını söylüyor. (s.467)
[Hâşâ ALLAH onu aşere-i mübeşşereden Cennetlik biri olduğunu bildirmekle, Resulullah iki kızını ona vermekle ve sahabe-i kiram, halife seçmekle hata ettiği söylenmiş oluyor.]
36- Hz. Osman'ın Hz. Muaviye'yi uzun seneler valilikte bıraktığı için siyaset ve tedbirinin hatalı olduğunu, bir valiyi ancak 5-6 sene istihdam edip değiştirmenin münasip olacağını söylüyor. (s.472)
37- Hz. Osman'ın akrabalarına karşı olan tutumunu zaaf olarak vasıflandırıyor. (s.476)
[Mevdudi’yi savunan müslüman kardeşlerimiz, Hz.Osman’ı savunsalardı kendileri için daha hayırlı olurdu. Bize ne kadar kızarlarsa kızsınlar, biz Hz.Osman’ı savunuyor ve onun tarafını tutuyoruz.]
38- [Hz.] Osman, bazı valileri değiştireceğine söz verdiği halde yine yerlerinde bıraktı diyerek, onu yalancılıkla suçluyor. (s.483)
39- Eshab-ı kiramın en büyüklerinden Amr İbni As hazretleri için, “Bu zatın yaptığı iş, düpedüz haksızlıktı” diyor. (s.498)
40- Mekke'nin fethinde [Hz.] Osman'ın iltiması ile bir zatın suçundan vazgeçildi diyor. (s.506)
[İltimas, bir haksızlığı meşru kılmak için yapılır. Hz. Osman iltimas yaptı demekle hem Hz. Osman suçlanıyor, hem de bu iltiması kabul eden Resulullah efendimiz suçlanmış oluyor.]
Mevdudi, (Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı) adlı kitaplarında, vahiylerin arası uzadıkça Efendimizin üzüntüsünün ve sıkıntısının arttığını, bazen Sebir, bazen Hıra tepesine gidip oradan kendini atmak, yani intihar etmek istediği yazılıdır.
Halbuki kitaplarda diyor ki:
Resulullah, (Cebrail aleyhisselam gözümden gaib oldu, lakin onun heybet, şiddet ve korkusu üzerimde sabit kaldı. Bana mecnun diyeceklerinden ve bana dil uzatıp kötüleyeceklerinden korktum. Hatice’nin yanına geldim. Vücudum titriyordu. Kendimden geçmiştim. Gördüğüm şeyleri Hatice’ye anlattım ve bana kahinlik arız olacağından korkuyorum dedim) buyurunca, Hz. Hatice, (Allah korusun. Hak teâlâ sana hayır ihsan eder. Hayrından başka şey dilemez. ALLAH hakkı için benim ümidim şöyledir ki, sen bu ümmetin peygamberi olacaksın. Zira sen misafiri seversin. Doğru söylersin ve emin kimsesin. Acizlere yardım eder, yetimleri korur, gariplere iyilik edersin. Ve iyi huylusun. Bu hasletlerin sahibi olana korku ve ürkmek olmaz) dedi. (Medaric-ün-nübüvve)
Mevdudi, Peygamberimize dil uzatıyor
Üstad Ahmet Davudoğlu hoca, Din tahripçileri kitabında, Mevdudi’yi tenkit ederek özetle diyor ki:
Felsefe ile meşgul olan Mevdudi, kolay tarafından din âlimi olmaya heves etmiş, dinde reformcu bir cemaat meydana getirmiştir. Mısır’ın reformcu yazarları onu göklere çıkarırken, Pakistan uleması da yerin dibine batırmıştır. (s.168) Mevdudi, ulemasıyla, muhaddisiyle, fukahasıyla bütün İslam âlimlerine cahil demiştir. (s.173)
“Peygamber SAV, peygamberlik farzında kusur ettiği için ALLAH ona istiğfar emretmiştir” diyor. (s.173)
“Bütün peygamberler günah işlerler” diyor. (s.174)
“Peygamberimiz Kur’anın eşitlik esası ile ameli terk etti” diyor. (s.176)
Mevdudi, Resail Mesail isimli eserinde (s.57 de) “Resulullah Deccalin kendi zamanında çıkacağını sanıyordu, ama bu zannı üzerinden 1350 sene geçmesine rağmen, peygamberin zannı doğru çıkmamıştır” diyor. (s.179)
Yazılarında bunlara benzer saçmalar çoktur. (s.178)
Son söz olarak Mevdudi’nin kim olduğuna bakalım:
(Hindistan’daki dinde reformculardan, İngiliz casusu Ebülula el Mevdudi İskoç masonu idi.) [Faideli Bilgiler s.303]
önce siz buyrun yazın nasipse daha sonra cevapları yazarız hak teala bize hakkı hak bilip uymayı batılı batıl bilip onbdan kaçınmayı nasip etsin selametle kalın | |
Yorum (10) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
• 2/6/2007 - Sahabe eleştirmeni.Seyyid kutub..
Sahabe eleştirmeni.Seyyid kutub..
|
Sahabe eleştirmeni..seyyid kutub..
|
Tartışmalar arasında kaynadı, bu meseleyi ayrı bir başlık halinde ele alalım. Bakın Seyyid Kutup'un görüşleri bazıları tarafından nasıl kullanılıyor:
http://www.gunes.com/2005/02/18/yazidizisi/i1.html
Mısırlı ünlü İslam tarihçisi ve siyaset kuramcısı Seyyit Kutup der ki: Muaviye'yi; yeğenim diyerek koruyan ve İslam toplumunun başına bela eden Halife Osman olmuştur. Emeviler de İslam görüntülü olmalarına karşın; İslam'ın ilkelerini ayaklar altına almışlardır.
http://www.karacaahmet.com/arastirma.asp?id=40 Osman, hazineyi akrabalarına yağmalatmış, bütün önemli valiliklere onları getirmişti. Bundan başka Arap kabile reislerine ve ileri gelenlerine fethedilen topraklara gitme, oralardan mal edinme hakkını vermişti. Ebu Bekir ve Ömer zamanında yasaklanan bu talancı-yağmacı tavır, Osman tarafından hayata geçirilince Arabistan'da çalışıp kazanmadan her taraftan kazanç elde eden boş bir aristokrat sınıf ortaya çıkmıştı (Seyyid Kutub'dan, Age, s.37)
Osman'ın yanlı tutumu ve Kuran konusunda yaptıkları yüzünden ayaklanma başladı. Seyyid Kutub, bu olguyu değerlendirirken diyor ki:
“(...) Genellikle o ayaklanma Osman'ın, daha açıkçası Mervan'ın (Osman'ın Başbakanı) ve onun arkasındaki Emevilerin tutumundan İslam ruhuna ve yönetimine daha yakındı. Osman için şu mazereti buluyoruz: Kötü tesadüfler kendisini halifeliğe getirdi. Çünkü Emevi topluluğu çevresinde bulunuyordu. Kendisi de seksenine yaklaşmış güçsüz bir ihtiyardı.
(...)
Osman'ın kişiliğinde İslam'ın ruhunu itham etmemiz güçtür. Fakat onun hatasını da affetmemiz o ölçüde güçtür. Çünkü, açıktır ki, üçüncü Halife'nin mal dağıtımındaki tutumu, müsteşarı Mervan'ın tutumu ve onun görevlerin çoğunu Emevilere vermesi, bütün bunlar tarihin gidişini etkileyen birtakım genel durumlar yarattı. Artık mesele, bir ferdin rolünden ibaret değildi, ağırlığı ve itici gücü olan birtakım durumlara yol açtı.
Osman, fiilen Emevi Devleti'ni ayakta bırakarak gitti. Bunu, her yerde, özellikle Şam'da onlara imkan ve İslam ruhundan uzak olan Emevilik ilkelerine ortam hazırlamakla yaptı. Böyle olmasaydı, Muaviye sonradan Halifeye (Hazreti Ali'ye) karşı çıkmak için tehlikeye atılamayacaktı. Çünkü, Muaviye'yi Muaviye yapan Osman'ın 13 yıllık iktidarıydı. Çünkü bu iktidar onun eline para gücünü, ordu gücünü ve devlet gücünü toplamıştı (Seyyid Kutub'dan, age, s.38-39)
20. Yüzyıl'da İslam dünyasının en önemli düşünürlerinden birisi sayılan Mısırlı Seyyid Kutub'un bu değerlendirmesi, iki zihniyeti göstermesi açısından öğreticidir.
Alevilik, Hazreti Ali'ye bağlılık olarak Muaviye karşıtlığı biçiminde yükselirken, adaletsizliğe, zorbalığa, eşitsizliğe karşı da yükselen bir hareket olmuştur.
Bugünkü Alevi kimliğini neden Hazreti Ali sembolünün belirlediğini yukarıdaki örnek göstermektedir.
Muaviye ise peygamberin davranışlarını (Sünnet'i) hayata geçirdiğini iddia ederek kendisince bir yol icat edecek ve Sünnilik böyle şekillenecektir.
Konuyla alakalı bir haber :
http://www.tevhidhaber.com/news_detail.php?id=1149
Selefiler’den Seyyid Kutup’a Saldırı Selefiler, ünlü Mısırlı Kur’an müfessiri Seyyid Kutub’u Şii düşüncesine yakın sözler söylemekle suçlayıp eleştirdiler. 12 Eylül 2006 Salı 15:47 http://www.saafonline.com...er_detay.php?haber_id=581 Önde gelen çağdaş müfessirlerinden Dr. Seyyid Kutub"u yermeye yönelik hazırlanan ve selefi ulemanın sözlerini içeren sitede Seyyid Kutub"a, “vahdet-i vücud”u savunmaktan, Şii düşüncesine yakın sözler ifade etmeye kadar birçok suçlamada bulunuluyor.
Sitede ünlü Selefi düşünür Nasıruddin Elbani"nin “Düzeltilmesi Gereken Kavramlar” adlı kasetine dayanılarak “Kutub"un Sufilere ait sözler söylediği; bu sözlerden ancak vahdeti vücut"un anlaşıldığı” ifade ediliyor.
Yine selefilerin ünlü âlimlerinden İbn Useymeyn"in şu sözlerine yer veriliyor: “İhlas suresini tefsirini okudum. Tefsirinde "Ehl-i Sünnet ve"l Cemaat"ın üzerinde bulunduğu yola muhalif büyük sözler söylemiştir. Nitekim bu sureyi tefsir edişi, vahdet-i vücut görüşüne sahip olduğunu göstermektedir.” (Davet dergisi, 1591 sayı)
Yine Ali b. Yahya el-Haddadi"nin yayınladığı “Seyyid Kutub"un Hayatından Önemli Kesitler” adlı kitapta, Seyyid Kutub"un Toplumsal Adalet kitabından bir alıntı yapıldıktan sonra Kutub"a “günahkar” ve “facir” sözleriyle saldırılıyor.
Seyyid Kutub"dan alıntı yapılan ve ardından da ona hakaretler edilen bölümde şu ifadelere yer veriliyor:
“Seyyid Kutup şöyle söylüyor: "Sonunda devrimciler devrimi gerçekleştirdi. Hak ile batıl, hayır ile şer birbirine karıştı. Ancak meselelere İslam gözüyle bakanlar; meseleleri İslam ruhuyla hissedenler bu devrimin İslam"ın ruhuna ve çizgisine Osman"dan, daha ince ifadeyle Mervan"dan daha yakın olduğuna karar verecektir." (Toplumsal Adalet, s. 189, 5. Baskı)
Bu günahkâr ve facir sözlerden anlaşılacağı üzere Osman meselelere İslam gözüyle bakamıyor; İslam"ın ruhunu hissetmiyordu.”
Sitede Seyyid Kutub"un İslam tarihiyle ilgili bazı görüşleri de Ali b. Yahya el-Haddadi"nin aynı eseriyle yeriliyor. Haddadi, kitabının bir diğer bölümünde şunları söylüyor:
“Seyyid Kutub, Osman"ın hilafeti hakkında –ki o raşid halifedir- diyor ki:
"Biz Ali"nin (r.a.) hilafetinin kendisinden önceki Ebu Bekir ve Ömer"in hilafetinin doğal devamı olduğuna meylediyoruz. Osman"ın dönemi ise aradaki bir fasılaydı." (Toplumsal Adalet, s.206, 5. baskı)
Nitekim Kutup"un bu ifadesi değişmiş yahut ifadeleri onun adına "Mervan"ın hâkim olduğu Osman dönemi" şeklinde değiştirilmiştir. Ancak her halükarda Seyyid Kutub kitabının iki baskısında da Osman"ın hatasının sonuçlarını bağışlamamıştır. Bu ise Şii ve Rafizi nefesidir.” (s. 23)
Ali b. Yahya el-Haddadi, aynı eserin bir diğer bölümünde şunları söylüyor:
“Seyyid Kutup, Osman"a çatmakla yetinmemiş; Muaviye"ye ve Amr b. As"a –ALLAH onlardan razı olsun- da çatmıştır:
"Muaviye ve arkadaşı (Amr b. As) yalan, hile, aldatma, nifak, rüşvetle adam satın alma gibi yollara başvuruyor; Ali ise bu tür aşağılık yollara sapmıyordu." (Kitaplar ve Şahıslar, s.206)
Görüldüğü üzere Kutup, en çirkin altı sıfatla sahabenin önde gelenlerinden ikisini zikrediyor. Oysa Kutup bu sıfatlara daha layıktır ve o bu sıfatların ehlidir.” (s.24)
El-Haddadi şöyle devam ediyor:
“Seyyid Kutup, Ebu Sufyan hakkında da şunları söylemiştir:
"Onun İslam"ı dil ve ağızladır. Kalp ve vicdan ile değildir. İslam o adamın kalbine nüfuz etmemiştir." (Muslimun Dergisi, 4. sayısı)
Bu ifadelerden Kutup"un Şii ve Rafizi düşünceden ashap konusunda ne kadar etkilendiği ortaya çıkmaktadır.” (s.24)
İktibaslar burada bitti. Bu vesile ile Hafız İbni Hacer'in kitabından (Es-Savaiku'l-Muhrika) birkaç hadis-i şerifi nakledeyim:
(Osman dünyadaki dostum ve ahiretteki dostumdur.)
(Osman cennetliktir.)
(Her Peygamberin cennette bir arkadaşı vardır. Benim de cennetteki arkadaşım Osman'dır.)
(Gerçekten Osman'ın şefaatıyle hepsi cehennem ateşine müstahak olan yetmiş bin kişi hesapsız olarak cennete girecektir.)
(Biz Osman'ı ancak babamız olan İbrahim aleyhisselama benzetiyoruz.)
(Osman ahlakça bana en çok benzeyen eshabımdandır.)
İmam-ı Tirmizi'nin bildirdiği iki hadis-i şerifin mealleri de şöyledir:
3709- Câbir (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Peygamber (s.a.v)’e cenaze namazını kılması için bir adam getirildi. Fakat Rasûlullah (s.a.v.), onun cenaze namazını kılmadı. Bunun üzerine: “Ey ALLAH’ın Rasûlü! Bundan önce hiçbir kimseye cenaze namazını kılmadığını görmedik.” Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Bu kimse Osman’a düşman idi. ALLAH da ona düşmandır.” (Tirmizî rivâyet etmiştir.)
3697- Katâde (r.a.)’den rivâyete göre, Enes onlara şöyle anlatmıştır: Peygamber (s.a.v), beraberinde Ebû Bekir, Ömer ve Osman olduğu halde Uhud dağına çıkmışlardı. Dağ onları salladı. Rasûlullah (s.a.v.): “Ey Uhud! Sakin ol, zira senin üzerinde bir Peygamber, bir sıddîk ve iki şehîd vardır” buyurdular. (Buhârî, Menakîb: 27; Ebû Dâvûd, Süne: 17)
SEYYİD KUTUP MEZHEPSİZ Mİ?
İslâmî Etüdler
Seyyid Kutub bu sapık fikirlerini sadece C. Sulhunda değil, bütün kitaplarında yazmaktadır. Şu anda elimizde İslâmî Etüdler isimli bir kitabı var. Hasan Beşer isimli birisi tarafından tercüme edilmiş, ikinci baskısından bazı pasajlar verelim:
“Diktatörlerin ve taşkınların yüzüne durarak haykırmayanlar, ya bir büyük günah işliyorlar, ya münafık oldukları için böyle davranıyorlar.” İ. Etüdler S. 34
Zaman ve zemin icabı zalim bir hükümdara haykırmamanın büyük bir günah olduğu veya münafıklık olduğu hangi muteber kitapta yazılıdır?
İslâmiyet ne değilmiş, bakalım Seyyid Kutub ne diyor:
“Dualar mırıldanmak, tesbih tanelerini şıkırdatmak, Aman Allah’ım sen koru, sözlerine dayanmak, gökten hayır, doğruluk, hürriyet ve adalet yağacağına güvenmektir.” İ. Etütler S. 35
Tekrar edelim, neler İslâmiyet değilmiş:
1- Dua etmek 2- Tesbih çekmek 3- Aman Allahım sen koru sözlerine dayanmak 4- Yapılan dua vasıtası ile gökten hayır vesaire yağacağına güvenmek.
1- Allahü teâlâ ve Peygamber aleyhisselâm duayı emrediyor. Seyyid Kutub bunlarla alay ediyor. Halbuki dua mü’minin silâhıdır. Dua hakkında dinimizin emri şudur:
“İslâm âlimlerinin çoğuna göre duayı inkâr eden kâfir olur.” Feteva-i Fıkhiyye S.149
2- Âyeti kerime ve hadîs-i şerîflerle tesbih çekmek hem emrediliyor, hem de övülüyor. Tesbih söylemek için çekilen tesbih aleti ise sünnettir. Şıkırdatmak tabirini kullanarak, sünnet olan tesbihle alay ediyor S. Kutub. Halbuki sünnetle alay küfür değil midir?
3- Aman Allah’ım sen koru sözlerine dayanmak Allahü teâlâ’nın emridir. Allahü teâlâ’nın emri ile alay etmek küfürdür.
4- Yapılan dua vasıtası ile gökten hayır yağacağına güvenmek, tevekkül etmek müslümanlık değilmiş. Allahü teâlâ dilerse gökten rızık da yağdırır, hayır da yağdırır, mezhepsizlerin başına taş da yağdırır. Asıl mutlaka yağmayacağına (Allahü teâlâ’nın yağdıramayacağına) inanmak küfürdür.
Seyyid Kutub, diyor ki, duayı falan bırakın, şöyle tedbir alın, böyle çalışın, işte o zaman mücadeleyi kazanırsınız. Tedbir almak, öyle çalışmak, sebeplere yapışmak dinimizin emridir.Ancak bunları kâfirler de yapmaktadır. Biz müslüman olarak hem tedbir alacağız, sebeplere yapışacağız, hem de dua ve tevekkül edeceğiz. Dua eden bir kimsenin tevekküle inanan şahsın tedbir almayacağını söylemek ahmaklıktır. Dua edip de hiç sebeplere yapışmayan olur mu?
Kırkyedinci sayfada ise İslâmiyetin, cemiyetin fertleri arasında hiçbir fark gözetmeden hepsine aynı eşit hakkı teminat altına almasını emrettiğini yazıyor. Daha önce de yazdığımız gibi İslâm herkese aynı gözle bakmaz. Müslümana baktığı gibi kâfire bakmaz.
İctimaî ahlâk eğitiminde yüce ve ilgi çekici idealin ne olduğunu sorduktan sonra şöyle diyor:
“Bazıları bunu milliyetçilik onuru, bazıları da insanî kardeşlik olmasını düşünürler. Her ikisi de saygı değer yüce idealistlerdir.” (i. Etütler S. 61)
Acaba milliyetçilik onuru Seyyid Kutub’un dediği gibi yüce bir ideal midir? İnsanî kardeşlik mi yoksa İslâmî kardeşlik mi? Yazının devamında ben şu ideali tercih ederim diyor. O sevginin ne olduğuna baktık.Allah uğrunda sevgi imiş. Allah uğrundaki sevgi ne ile mukayese kabul eder ki? Ben ikinciyi tercih ederim diyor.
Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı kerîm’inde Hak dinin, doğru dinin ancak İslâm dini olduğunu beyan ederken içtimaî tesanüdün tahakkuku için diğer dinleri de İslâm dîni seviyesine çıkarmaktadır:
“Arap ülkelerindeki içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek için dini inançları ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak, almaya azmettiğimiz zaman bu ülkelerde revaçta olan –yalnız İslâm değil- bütün dinlerin bize yardımcı olacaklarını göreceğiz.” İ. Etütler S. 63
Kutub, bu cümlesinde ne diyor? Dinî inançları, ahlâki eğitimin esas kaidesi olarak aldığımız zaman, bize yalnız İslâm değil diğer dinler de yardımcı olacaktır, diyor. İçtimaî tesanüdün tahakkuku için İslâm kâfi gelmiyormuş gibi diğer dinleri de zikretmektedir. Hak olan İslâm varken, bâtıl olan dinlerden nasıl yardım beklenir ki? Hakk’ın kâfi gelemiyeceğini mi zannetmektedir?
Bilindiği gibi komünizm de mal, cemiyetin mülküdür. Dinimizde ise şahsî mülkiyet vardır. Herkes mülkünün sahibidir. Ancak şahsın, zekâtı ve uşuru Cenab-ı Hakk’ın gösterdiği yerlere, bildirdiği kadar, verme mecburiyeti vardır. Bunun dışında kimseye sadaka vermek, ödünç vermek mecburiyetinde değildir. Ama sevap kazanmak isteyen dilediği yerlere dilediği kadar hayır vermekde serbesttir. Hal böyleyken Seyyid Kutub, müslümanlığı komünistlik sanarak şöyle diyor:
“Aynı zamanda, mal cemiyetin mülkiyetinde olduğundan ve ferdin vazifesi ondan yararlanmaktan öte gitmediğinden, cemiyetin başka fertlerinin de bu mala ihtiyacı olduğundan yahut yararlanmak istediklerinde içtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek bakımından ferd onlara faizsiz borç vermekle mükelleftir.” İ. Etütler S. 74
Seyyid Kutub bu cümlesinde neler söylüyor?
1- Mal cemiyetin mülkiyetindedir demekle komünistler gibi şahsî mülkiyeti yani özel serveti kabul etmemektedir.Etmiş olsa idi, mal cemiyetin mülkiyetindedir diyemezdi.
2- İçtimaî tesanüdü tahakkuk ettirmek için zenginler fakirlere borç para vermekle mükellefmiş. Dinde kaide koymak yalnız Allahü teâlâ’nın hakkıdır. Ondan sonra Allahü teâlâ’nın emirlerinden kaide çıkaran da Peygamber aleyhisselâmdır. Ondan sonra da Kitap ve Sünnetten hüküm çıkaranlar müctehid imamlardır. Kitapta, Sünnette ve Kıyas-ı fukahada kimsenin ödünç verme mecburiyeti yoktur. Bir ferdi ödünç vermeye mecbur etmek, zulüm olur, gasb olur.
İçtimaî tesanüdü tahakkuk için ödünç verme mecburiyeti koymak hangi dinde vardır ki? Allahü teâlâ’nın emrine uyulduğu kaidelere uyulduğu zaman içtimaî tesanüd tahakkuk etmiş olur. Dinimizin koyduğu kaideler ne eksiktir, ne de fazla... Oturup roman yazar gibi kitap yazılacağına senet âlimlerin koyduğu kaideler nakledilmiş olsaydı ne kadar isabetli olurdu. Öyle âlimlerden nakil Seyyid Kutubun onurunabyakışır mı? Onlar âlimse Seyyid Kutup da âlimdir. Aklına geleni yaz. Dine uymuş uymamış orası mühim değil, sosyalistliğe ve hümanistliğe uysun gerisini boşver. Böyle bir zihniyetle kitap yazılırsa bu elimizdeki kitaplar gibi olur.
Zekât, malın belli bir kısmını Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği yedi sınıf müslümana vermektir.Mezhebimizde bu yedi sınıftan yalnız birisine de verilebilir. Zengin zekâtını fakirin eline vermesi lâzımdır. Zenginin fakiri görmesi de lâzımdır. Bütün mutemed din kitaplarında böyle yazmaktadır. Uşurları ve diğer üç çeşit zekât malını meşru olan hükûmet alır. Fakat hükûmet de bu zekât paralarını sağa sola harcayamaz, yol, köprü yaptıramaz. Aldığı zekâtı yalnız fakirlere dağıtır.
Seyyid Kutub ise yukarıda bildirdiğimiz İslâm âlimlerinin hükümlerine ters olarak kendi kafasına göre her çeşit zekâtı devlete aldırıyor sonra da şöyle diyor:
“Zekât, elden ele verilen ferdi bir bağış, faziletlinin muhtaca uzattığı bir yardım değildir.” İ. Etütler S. 75
Bir zengin, zekâtını hadîs-i şerifte ve fıkıh kitaplarında bildirildiği şekilde, fakir akrabasının eline verse, Seyyid Kutub’a göre bu şeriata uygun değildir. Dinimizin koyduğu hükmü beğenmeyene ne denir?
Seyyid Kutub da diğer mezhepsizler gibi, dinimizi vahy-i ilâhi olarak kabul edemiyor, kesin hükümler topluluğu olarak inanamıyor. Dinimizi bir teori olarak kabul ediyor. Bilindiği gibi teori veya Arapçası nazariye demek, henüz kesin olmayan, düşünce alanında kalan bilgi demektir. Piyasada bile mezhepsizler tarafından yazılmış, Faiz Nazariyesi, İslâm Nazariyesi gibi kitaplara rastlanır. Sayın Süleyman Ateş bile, evrim nazariyesinin Kur’an-ı kerîm’de bulunduğunu iddiâ etmektedir. Hâşâ Kur’an-ı kerîm’de nazariye olduğu Diyanet Reisi gibi ehil(?) bir kimse tarafından da söylenmiş olması mezhepsizler için kâfi delil olamaz mı? İslâm nazariyesi, İslâm sosyalizmi, İslâm faşizmi, İslâm Felsefesi gibi terimler mazaallah dinimizde şüpheyi gerektiren ifadeler olduğu için İslâm Şeriatına sıkı sıkıya bağlı ehl-i sünnet mensupları tarafından kullanılmamaktadır.
Seyyid Kutub İslâm’a nazariye dediği gibi diğer bâtıl sistemleri de kuvvetli nazariye olarak vasıflandırmaktadır. Yani bâtıl sistemler de nazariye, İslâm da nazariye. Hiç İslâm dini bâtıl nazariyeler ile mukayese edilebilir mi? Mezhepsizler diyorlar ne dersiniz?
Evet Seyyid Kutub’un, İslâm’ı nazariye, insan düşüncesi zanneden cümleleri şöyledir:
“Bugün onları Peygamber (S.A.)’in zamanında yapmış olduğu şekilde, kısa ve mufassal bilgilerle İslâm’a davet etmemiz asla kifayet etmez. O devirde bugünkü gibi İslâm nazariyesi karşısında duran teferruatlı içtimaî nazariyeler yoktu.” İ. Etütler S. 82
Bu cümlede kaç tane azim hata vardır?
1- Bâtıl sistemler, teferruatlı içtimaî nazariyeler olarak zikredilmektedir.
2- Dinimiz ise, İslâm nazariyesi olarak gösterilmekte, teferruatlı veya teferruatsız olup olmadığı zikredilmektedir.
3- Peygamber aleyhisselâm ile ashâb-ı kirâmın davet şekli kifayetsiz bulunmaktadır.
İslâm’a davet bir ibadettir. Her ibadette olduğu gibi bunda da en kâmil daveti şüphesiz Peygamber aleyhisselâm yapmıştır.
En kâmil namazı peygamber aleyhisselâm kılmış ve kıldırmıştır. En kâmil ezan onun asr-ı saadetinde okunmuştur. Bunun aksini hiçbir mezhepsiz iddia edemez. Ne var ki aksini iddia eden mezhepsizler çıkıyor. Diyorlar ki, asr-ı saadette teyp olsaydı, Bilâl-i Habeşi hazretleri teybe ezan okur, teypten ezan hoparlöre verilir, herkes duyardı. Mukabelelerin teyple okunması ve namazın hoparlörler ile kıldırılması gibi işleri Peygamber aleyhisselâmın severek yapacağını iddia ediyorlar ve bunun için Peygamber aleyhisselâmın kıldırdığı namaz hoparlörle kıldırılan namaz kadar kâmil değildir diyorlar.
Şurası muhakkaktır ki, Peygamber aleyhisselâm çeşitli mucizeler göstermiştir. Eğer hoparlörle kılınan namaz kâmil namaz olmuş olsaydı, Cenâb-ı Hak bu nimeti Peygamber aleyhisselâma da nasip ederdi.
Peygamber aleyhisselâmın bildirdiği ibadet tarzından başka şekilde ibadet etmek bid’attır, reformdur.
Şimdi merak ediyoruz acaba Seyyid Kutub’u müdafaa eden hangi mezhepsiz çıkacak da nazariye şeriat demektir, İslâm nazariyesi ise İslâm şeriatı demektir gibi gülünç ve saçma bir iddiada bulunacaktır.
Seyyid Kutub laik ve hümanist bir düşünce tarzından hareket ederek bütün bâtıl ve muharref dinlere de hürriyet verilmesini istiyor. Mutlaka bir inanç hürriyetinin verilmesini savunuyor. Kendi savunması bir şey değil, İslâm böyle emrediyor diyor. Hangi dinden olursa olsun bütün vatandaşlar imtiyazsız olarak aynı haklara sahiptirler diyor. Ahmet Gürtaş gibiler ise nedense böyle bir mezhepsizlik, dinsizlik karşısında susuyor da mezhepsizlik olduğunu söyleyenlere karşı ateş püskürüyor.
Evet Seyyid Kutub şöyle diyor:
“Marksizm, dünya çapında bir nizama davet ettiğini iddia eder. Fakat hangi nizam olursa olsun inanç hürriyetini sağlamadıkça ikame edilemez.” İ Etütler S. 84
Kendisi Kaddafi gibi sosyalist olduğu için Marksizm’in dünya çapında bir nizama davet ettiğini söylemesi yadırganamaz. Fakat hangi nizam olursa olsun ifadesinin içinde İslâm nizamı da vardır. Olduğunu zaten az ileride kendisi de açıklamaktadır. İslâm inanç hürriyetini sağlar diyor. İşte Seyyid Kutub’un bu cümleleri:
“Biz bütün inançları aynı eşitlikle ve hürriyetle gölgesinde ilerliyebileceği bir nizama davet ederiz. Bu nizamda inanç hürriyetini korumak devletin ve müslüman cemiyetin zarurî vazifesidir. Hem bu nizamda gayri müslimler şahsî hallerinde kendi dinlerine intisap edebilirler. Bütün vatandaşlar imtiyazsız olarak aynı haklara sahip, aynı kanunlara bağlı ve eşit mes’uliyetlerle yüklüdür.” İ. Etütler S. 85
Allah katında tek din, hak din, gerçek din yalnız İslâmiyettir. Bu bakımdan Seyyid Kutub’un dediği gibi bütün inançlar aynı eşitliğe ve aynı hürriyete sahip değildir. İslâm nizamında bir müslim ile bir gayri müslim imtiyazsız olarak aynı haklara sahip değildir. Eşit mes’uliyetlerle yüklü değildir.
İslâm nizamında müslümanlar, namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlüdür. Fakat İslâm nizamında yaşayan gayri müslimler, yani zimmîler ise namaz kılmakla ve zekât vermekle yükümlü değildir. Onlar sadece haraç verirler. Kanunlar eşit olarak uygulanmaz. Fasığın şahitliği kabul olmadığı gibi kâfirin de şahitliği muteber değildir. Zimmîler İmam olamadığı gibi Halife de olamaz. Hâkim de olamaz. Daha birçok görevler bunlara verilmez. Nerede imiş o eşit hükümler? Seyyid Kutub salâhiyetli bir İslâm âliminden nakil yapmadan kendi kafasına göre eşit mes’uliyetlerle kâfirlerin yüklü olduğunu söylüyor. Müslim ve gayri müslimlere ayrı kanunlar tatbik edilir. Üç hak mezhepte namaz kılmayan müslümanlar öldürülür, fakat kâfirler öldürülmez, tabii zimmî olan kafirler. Seyyid Kutub kendi kafasına göre yeni bir din kuruyor, yerli mezhepsizler de bu sapık kitapların yayılmasına önayak oluyorlar. Bazı müslümanlar da maşa olarak kullanılıyor, fakat farkında değiller. Müslüman gençlik zehirleniyor. Seyyid Kutub nakil esası üzerine hareket etmiyor. İslâm âlimlerine göre yazmıyor. Belli bir hak mezhebe göre yazmıyor. Kitap ve sünnetten kendi aklına göre hükümler çıkarıyor. Bu hükümler dört hak mezhepten birisine uysun veya uymasın farketmez. Kâfire de müslümana da aynı kanunları eşit olarak tatbik ettiriyor. Namaz kılmayan kâfir dört mezhebe göre de dövülüp öldürülmez. Üç hak mezhebe göre namaz kılmayan müslümanlar öldürülür. Hanefi Mezhebine göre ise hapsedilir ve dövülür. Seyyid Kutub’a göre ise mezhep ve din farkı gözetmeden kanunlar eşit tatbik edilirse mezhepsizlik olur. Seyyid Kutub namaz kılmayan kâfiri öldürürse zulmetmiş olur. Namaz kılmayan müslümanı öldürürse, Hanefi mezhebine göre yine zulmetmiş olur. Namaz kılmayan müslümanı öldürmezse, Şafii mezhebine göre ve diğer iki hak mezhebe göre yine zulmetmiş olur. Yani namaz kılmayan müslümanları öldürmek veya öldürmemek de zulüm oluyor. Nasıl olur? İslâm nizamında mezhepler vardır. Dört hak mezhep vardır. Bunlara göre hükmedilir. Hâkim bu mezheplere göre hüküm verir. Bütün insanlara bir mezheple hüküm verilirse zulüm olur. Şafiî mezhebine göre bir adama hanımını boşa diye zorlasalar o da ölüm korkusu ile boşadım dese, sonra o hanımı ile bir yaşamaya devam etse, Hanefiye göre bu zina olur. Şafiî mezhebine göre ise zina olmaz. Buna hanefi muamelesi yapılırsa zulüm olur. Keza Hanefiye de Şafiî muamelesi yapılırsa yine zulüm olur. Seyyid Kutub kitaplarını belli bir mezhebe göre yazmamıştır. Seyyid Kutub’un bazı fikirleri Şafiîye uyar, bazıları Hanefiye uyar, bazıları da Vehhâbiliğe uyar. Bazıları Rafiziliğe uyar. Bazıları ise sosyalistliğe uyar, bazıları ise dinsizliğe uygundur. Halbuki bir kimsenin yazdığı kitapları hep bir mezhebe uysa, bir tanesi başka bir hak mezhebe uysa mezhepsizlik olur. Bunu Karaman’a Açık Mektup isimli yazımızda vesikası ile zikrettik. Seyyid Kutub’un ise hangi mezhebe göre yazdığı meçhuldür. İncelendiğinde bazen hak mezheplere uyduğu yerleri oluyor,bazen hümanistliğe ve sosyalistliğe uyan yerleri oluyor. Vehhâbiliğe ve diğer sapık mezheplere hiç uymasa dört hak mezhebe uysa, bazen buna göre, bazen öbürüne göre uysa yine mezhepsizlik olur. Tek mezhebe uygun olması şarttır.
Müslüman devlet inanç hürriyetini korumaya mecburmuş. Şimdi komünistler de fikir hürriyetinden bahsediyorlar. İslâmiyette hâşâ fikir hürriyeti yoktur. Herkes düşündüğünü söylemeye yetkisi yoktur. Meselâ İslâm nizamında bir müslüman çıksa, namaz miktarını azaltalım derse, mürted olur ve derhal öldürülür. Mezhepleri kaldıralım dese yine mürted olacağı için hemen öldürülür. Kimse İslâm’ın koyduğu kanunlara aykırı konuşamaz. Müslüman birisi çıkıp da şarap serbest olsun diyemez.Böyle bir hürriyeti yoktur. Solcuların yasalaştırdığı gibi kimse çıkıp da süt kardeşi ile evlenmeyi teklif edemez. Seyyid Kutub’un dediği gibi dinimizde böyle fikir hürriyeti yoktur. Keza zımmî de kendi dinini söyler, fakat müslümanın kanunlarına karışamaz. Şeriatın hükümlerini değiştirmek için herhangi bir teklifte bulunamaz. Bunlar dört hak mezhepde de yoktur. Hattâ Vehhâbilikte bile yoktur. Rafizilikte bile yoktur. Seyyid Kutub bu fikri sosyalistlerden mi öğrendi acaba?
Seyyid Kutub biz insanları şuna çağırırız, biz insanlara şöyle deriz, gibi ifadelerde bulunuyor. Biz dediği kimdir acaba? Dört hak mezhebin mensubu olan böyle diyemez. Bizim mezhebe göre böyledir der. Ancak Kur’ân-ı kerîm’de Cenâb-ı Hak biz insanları şuna davet ederiz der. Seyyid Kutub İslâm âlimlerinden nakil yapmıyor da biz böyle istiyoruz diyor. Söylediği doğru olsa onun davet etmeye yetkisi var mıdır? O şekil konuşmaya yetkisi yoktur. İslâm âlimlerinin verdiği ölçülere göre konuşulur.
Seyyid Kutub’un neye çağırdığına bir misal verelim :
“Biz bütün vatandaşları, umum gelir kaynaklarından müsavi hakka sahip olacakları bir nizama çağırırız. Çünkü bu nizamda, mülkiyet esas itibariyle -Allah tarafından yetki ve selâhiyet verilmiş olan- cemiyete aittir. Ferdî mülkiyet geçicidir ve ancak faydalanma sınırları dahilindedir. Lüzum görüldüğünde fazla malları alma hakkı cemiyetindir.” İ. Etütler S. 86
Seyyid Kutub’un çağırdığı nizam yukarıdadır. Bu nizamda mülkiyet esas itibariyle cemiyete aitmiş. Mülkiyetin cemiyete ait olma yetkisini de Allah vermiş. Böyle diyor Seyyid Kutub. Mülkiyet bilindiği gibi yalnız komünizmde cemiyete aittir.
D i n i m i z d e, y a n i d ö r t h a k m e z h e b i n hiç birisinde böyle bir hüküm yoktur. Seyyid Kutub gibi şeriatçı olduğunu söyleyen Kaddafi devletinin adını Sosyalist Arap Cemahiriyesi koydu. Seyyid Kutub da bir devlet kursaydı, sosyalist İslâm Cemahiriyesi koyması muhtemeldi. Çünkü İslâm’da mülkiyet cemiyetin değildir. Dinimizdeki miras hukukunu bilenler bilir ki, mülk fertlerindir. Fertlerin sahip olduğu bütün mülkün sahibi de ancak Allahü teâlâ’dır. Allahü teâlâ fertlerin bu mülkü nasıl kullanacaklarını beyan etmiştir. Zekât müessesesi vardır. Zekât nazariyesi yoktur. Zekâta giren malların kırkta birisi cemiyete değil, fakirlere aittir. Hangi malların zekâta dahil olup olmadığı mezheplere göre değişmektedir. Meselâ kadının zinet eşyası ne kadar çok olursa olsun Şafii mezhebine göre zekâta tabi değildir. Halbuki Hanefide 20 miskal ve daha fazlası zekâta tabidir. Zekât fakirin hakkıdır, cemiyete verilmez. Malın kiri olduğu için Seyyidlere de verilmez. Cemiyetin malı olsaydı, Seyyidler de bu maldan istifade ederdi.
Seyyid Kutub ne diyor? Lüzumu halinde fazla malları cemiyet alır. Fazla malın ölçüsü nedir? Cemiyet bunu nasıl alır? Hangi mezhebin hangi hükmüne göre alır.? Dört hak mezhebde böyle bir hüküm yoktur. Bugün Rusya’da fazla malları devlet almaktadır. Zarurî yiyecekten başka hepsini devlet almaktadır. Seyyid Kutub ölmemiş olsaydı, Kaddafi gibi bir şeriat(!) devleti kurmuş olsaydı, Rus sosyalizmini mi tatbik edecekti acaba?
Seyyid Kutub yukarıya aldığımız ilk cümlesinde şöyle diyordu:
“Biz bütün vatandaşları umum gelir kaynaklarından müsavi hakka sahip olacakları bir nizama çağırırız.”
Bu nizamın adı olsa olsa Seyyid Kutub nizamı olur. Hangi nizamda gelir kaynaklarından bütün vatandaşlar müsavi hakka sahiptir? Bu nazariye, yalnız teori komünizmde vardır. Dinimize göre ve dört hak mezhebe göre, ferdin mülkü olan arazide çıkan altın ve kömür gibi madenler yalnız ferde aittir. Cemiyet bunu alamaz. Fert yalnız bunun zekâtını vermekle mükelleftir, onu da fakire verir. Zenginler alamaz. Eğer devlet alır da köprü vesaire yaptırırsa, zekât yerini bulamaz. Devletin yaptırdığı köprüden yalnız fakirler bile geçse yine yerini bulamaz. Çünkü zekâtı yalnız fakirin eline vermek lâzımdır. Muteber fıkıh kitapları böyle yazmaktadır.
Seyyid Kutub S. 89 da şöyle bir başlık atmıştır:
“İslâm’ı ya bütün olarak alın yahut bırakın.”
Bu başlık altında aynı fikir savunulmaktadır. Halbuki İslâm âlimleri bir şeyin tamamı mümkün değilse mümkün olanı almak gerektiğini belirtmişlerdir. Seyyid Kutub’dan ilham alarak bir mezhepsiz çıksa, ya şeriatı tam uygulayın veya hepsini terk edin, bize namaz kıldırmayın, oruç tutturmayın, hanımlarımızı zorla açtırın derse yadırganmamalıdır.
Dinimizde zengin sadece zekât uşur, sadaka-i fıtır gibi malî ibadetleri yapmakla yükümlüdür. Bunun haricinde kimse zenginden bir şey alamaz. Halbuki Seyyid Kutub bakın ne diyor:
“Devlet lüzûmu halinde cemiyetini korumak için ihtiyacı olan parayı varlıklı fertlerden kayıtsız şartsız alabilir.” İ. Etütler S. 92
Dinimiz, Zimmîlerden haraç cizye gibi vergilerin haricinde başka bir mal alamaz. Seyyid Kutub’un hiçbir mezhebe uymayan bu bozuk fikirleri komünistliğe oldukça uygundur. Komünistler S. Kutub’un heykelini dikseler kendilerince uygun iş yapmış olurlar.
Seyyid Kutub ya hep ya hiç fikrinde şöyle ısrar etmektedir:
“Bugün İslâm adına, kadının parlâmentoya girmesini istemiyen, çalışmaktan menedilmesi, kol ve etek örtüsünün uzatılması için haykıranlar –kendilerini bu tarafa iten duygularına saygımla birlikte- meselelerin hepsini bu ayrıntılara inhisar ettirmekle İslâm’ı kolaya ve eğlenceye aldıklarını söylememe müsaade etsinler.” İ. Etütler S. 94
Mısır’da bazı müslümanlar, şeriatın tamamının tatbikinin, dejenere olmuş bir hükûmetten istemenin abesliğini düşünerek, bir kısmının olsun şimdilik tatbik edilmesini istemişlerdir. Seyyid Kutub bunlara kızıyor, ya tamamını isteyeceksiniz veya hiç diyor. Sonra bu müslümanları İslâm’ı eğlenceye almakla itham etmektedir. Eğer bunlar İslâm’ı eğlenceye almışlarsa küfre düşmüşlerdir. Küfre düşen bu insanların bu fikirlerine nasıl saygı duyulur? Küfür olan bir fikre saygı duymak küfür değil midir? Seyyid Kutub bu müslümanların bu duygularına saygı duyduğunu da belirtiyor, Seyyid Kutub için fikir fikirdir. Bâtıl da olsa saygıya hürmete lâyıktır. Hümanistler için çok görmemek lâzımdır. Türkiye’de de her fikrin serbest olmasını isteyen mezhepsizler az değildir. Bâtıl olan bir fikrin serbest olması nasıl istenir? Bir şartla istenebilir. Eğer hak olan Fikrin yayılma ihtimali kuvvetli ise, bâtıl olan fikirlerin yayılma ihtimali zayıf ise o zaman her fikrin yayılmasını istiyoruz gibi bir fikir ileri sürülebilir. Böyle bir durum ise ne Mısır’da ne de Türkiye’de mevcuttur. O halde bütün fikirlere inanç hürriyeti tanımak Seyyid Kutub’a ve onun yolundan giden mezhepsizlere has bâtıl bir taktiktir.
Bilindiği gibi komünistler özel mülkiyete düşmandırlar. Durmadan zenginlerin aleyhine yazıp çizerler. Dinimiz meşru yoldan kazanılan zenginliği mübarek sayar. Uşur ve zekât gibi paralı ibadetlerle belli bir nisbette zenginleri mükellef tutar. Fakat Seyyid Kutub, bu hususta ne diyor? Komünizm görüşünü mü savunuyor, yoksa kapitalist görüşü mü? Şöyle diyor S. Kutub:
“Şayet bu işler için zekât kâfi gelmezse, hükûmet zenginlerin elindeki fazla malları alıp fakirlere iade eder.” İ. Etütler S. 98
Fakir zengin herkesi eşit yapmak istiyor S. Kutub. Fazla mallar ne demektir? Zenginlerin malları fakirlerden ne kadar fazla ise o miktar malları almakla bilimsel sosyalizme uygun bir rejim mi kurmak istiyor S. Kutub?
S. Kutub komünizm’in aleyhinde görünür gibi bir tavır takınmakta İslâmiyeti sol açıdan izah etmektedir. Kâfirleri Müslümanlarla eşit tutmaktadır. Kâfirlerin özgürlüğe kavuşması için savaşmayı müslümanın vazifesi olarak göstermektedir. Yani cihad olarak kabul etmektedir. Kâfir memleketlerindeki keferelerin bütün hak ve güvenlik içinde yaşamalarına müslümanların müsaade ettiğini yazabilmektedir. İşte ispâtı:
“İslâm dünyası, beşeriyet tarihinde tek başına kendisine muhalif inanç sahiplerinin bütün haklara ve güvenliklere erişerek yaşamalarına müsaade etmiştir..” İ. Etütler S. 209
S. kutub bu feci ifadelerinden sonra Cenâb-ı Hakk’a iftira ederek, inanç hürriyetini Kur’ân-ı kerîm’in savunduğunu zikrediyor. Şöyle bir meal yazıyor:
“Şayet Allah insanları birbirine itmeseydi, manastırlar, kiliseler, havralar, camiler yıkılırdı.” İ. Etütler S. 210
Hemen arkasından şunu ilâve ediyor:
“Müslümanların ibadet yeri cami, nihayette, hıristiyanların, yahudilerin tapınakları olan manastır ve havralardan sonra zikrediliyor. Öyle değil mi kültürlü beyler?” İ. Etütler S.210
Ne demek istiyor S. Kutub? Havra ve manastır camilerden önce zikredilmiştir, diyor. Yani camiler havra ve manastırdan sonra zikredilmiştir diyor. Yani havra ve manastırı camiden önemli tutuyor demek istiyor.(!)
Biz de soralım kültürlü beylere (!) Öyle değil mi? Yoksa baksana havra ve manastıra, kiliseye Cenâb-ı Hak ne kadar önem veriyor mu diyor. Bunların hangisi olursa olsun küfürdür. Batıla önem verilmez. Âyet-i kerîme’den bir şey anlarım zannediyor. Kur’ân-ı kerîm’de yazılan her şey kıymetli midir? Kur’ân-ı kerîm’de Ebu Lehep kâfirinden de bahsedilmektedir. Yine Kur’ân-ı kerîm’de “Siz onların putlarına sövmeyin, onlar da sizin Allah’ınıza sövmesin,” gibi ifadeler yer almaktadır. Burada putlara sövmeyin demekle hâşâ putlar övülmüş müdür? İnsanlar sulh içinde yaşamasaydı, kiliseler camiler yıkılırdı, demek kilisenin övüldüğü anlamına gelir mi? Allah kiliseyi camiden önce bahsediyor demekle S. Kutub acaba hangi kâfire yaranacak ki?
| | |
Yorum (19) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
|
|
|